emreiseri

Wednesday, November 26, 2008

Oil: Biggest drop in 17 years
Crude prices fall by largest dollar amount since 1991 as investors fear the decline in U.S. demand could spread overseas as Europe's economies slow.
By Kenneth Musante and David Goldman CNNMoney.com staff writers
Last Updated: August 22, 2008: 3:18 PM EDT
NEW YORK (CNNMoney.com) -- Oil prices plummeted Friday, erasing the previous session's spike, as the dollar strengthened and investors worried that a decline in demand will spread outside the United States.
U.S. crude for October delivery dropped $6.59 to settle at $114.59 a barrel on the New York Mercantile Exchange.
The drop in oil was the largest single-day slide in dollar terms since Jan. 17, 1991, when oil fell by $10.56. On that day, President George H.W. Bush withdrew oil from the Strategic Petroleum Reserve ahead of the first Gulf War.
But in 1991, oil was trading at just $32 a barrel, so the more than $10 slide in dollar terms represented a record 33% drop. Oil fell 5.4% Tuesday, which does not even crack the top 50 price declines in percentage terms.
Oil's second-largest slide on Friday comes a day after the second-largest gain on record. Crude futures soared $5.62 a barrel Thursday to rise above $121 a barrel.
"We're trending towards a lot of oil price volatility on the direction of the dollar," said Peter Beutel, an oil analyst with Cameron Hanover. "There are huge amounts of money involved, and the large moves have been based primarily on dollar strength."
Dollar rebounds: The dollar rose after a key measurement showed British economic growth stalled in the second quarter.
The U.K.'s gross domestic product between April and June showed zero growth, the country's statistics office reported Friday.
The economic weakness in Britain signaled that falling demand for oil due to high fuel prices could spread to Europe, according to Kyle Cooper, director of research with IAF Advisors in Houston.
"Fewer trucks delivering packages, fewer people going to work ... There's a very strong correlation between GDP growth and oil usage," said Cooper.
The U.K. report follows other reports this week showing weakness in the euro zone and Japanese economies, putting U.S. investment - and the dollar - in a more favorable light.
A stronger dollar makes crude more expensive for foreign investors, because crude futures are traded in U.S. currency. Rising dollar values also pull investor money out of oil, since many use crude and other commodities as a hedge against inflation.
Georgia-Russia: Oil rose Thursday on tensions between NATO and Russia over the nation's occupation of Georgia. Georgia contains several vital pipeline links that carry crude oil and natural gas between Europe and Asia.
But those tensions appeared to ease Friday.
"There was the potential for some type of action across the Georgian border and we just haven't seen anything," said Neal Dingmann, senior energy analyst with Dahlman Rose & Co.
Also easing supply worries, a BP-led consortium prepared to resume oil flow through the region's Baku-Tbilisi-Ceyhan pipeline, a major oil link between Turkey and the Caspian Sea.
"We're still integrity testing," said BP spokesman Toby Odone, "We expect it will be back in normal operation next week."
U.S. gasoline demand: Falling demand for petroleum-based fuels in the United States has been the main force behind oil's fall from a record high of $147.27 in mid-July.
Demand for gasoline last week was about 9.5 million barrels a day, or 1.6% lower than it was last year, according to an Energy Department inventory report released Wednesday.
Drivers were also spending less time on the road in June, according to a second report from the Transportation Department last week.
Drivers will even cut back over the Labor Day weekend, according to a projection from motorist group AAA. The number of travelers avoiding cars and air travel, and using buses, trains, or other transportation will increase by 12.5% this year, AAA said.
National gasoline prices are down more than 42 cents a gallon from the record high set last month, according to the AAA's daily survey of service stations, falling below $3.70 a gallon.
First Published: August 22, 2008: 10:23 AM EDT


'Türkiye ABD planına dahil olmamalı'
CIA eski üst düzey yöneticilerinden Graham Fuller, Büyük Orta Doğu Projesi’nin bir felakete dönüştüğünü ve Türkiye’nin Orta Doğu’da Amerikan planlarına dahil olmamasının kendi çıkarına daha çok hizmet edeceğini söyledi.
Orta Doğu’da Türkiye ile Amerikan çıkarlarının birbiriyle uyuşmadığını söyleyen Fuller, Türkiye’nin Washington yörüngesinde olmayan bir siyaset izlemesi gerektiğini çünkü Amerikan planlarına dahil olmasının idam fermanını imzalaması anlamına geleceğini söyledi.
BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Fuller, Türkiye’nin kendi Kürt sorunun rehini haline geldiğini ve bölgesel bir güç olmak için Kürt sorununu çözmesi gerektiğini de vurguladı.
Amerikan istihbarat örgütlerini bir araya getiren ve geçtiğimiz günlerde küresel beklentiler raporu açıklayan Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin başkan yardımcılığını da yapan Fuller, CIA için Türkiye, Suudi Arabistan, Lübnan ve Afganistan’da da çalışmış.
Fuller Türkiye'deki faaliyetleri, Türkiye ve İslam konusundaki düşünceleri nedeniyle çok eleştirilmiş tartışmalı bir isim.
Daha sonrasında Rand Corporation’da siyaset bilimci olarak görev yapan Fuller’la 20 Ocak'ta iktidarı devralacak alan Barack Obama'nın muhtemel Orta Doğu siyaseti ve bu siyasetin Türkiye ile ilişkilerine yansımasını konuştuk.
Fuller’a ilk olarak, ABD ile Türkiye’nin Orta Doğu siyasetlerindeki farklılığı sorduk?
GRAHAM FULLER: Üzülerek söylüyorum ki, Bush yönetimi altında geçen son sekiz yıldan bu yana, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye, Orta Doğu’da ortak çıkarlara sahip değil. Dolayısıyla, İki ülkenin ortak bir amacı paylaştıkları fikrine katılmıyorum.
Bence, Amerika, oldukça etkisiz olduğu ortaya çıkan, teröre karşı küresel savaş stratejisi üzerinden, bölgedeki birçok ülkeye karşı kavgacı ve olumsuz bir siyaset izlemeye devam ederse, Türkiye, ABD'yi bölgedeki ilişkileri açısından iyi bir ortak olarak görmeyebilir.
Bu durumda da, Türkiye, kendi çıkarlarına daha uygun, rasyonel ve bağımsız bir siyaset izlemek durumunda kalacaktır. Bu da Amerikan çıkarlarının dışında bir çizgi izlemek anlamına gelir.
Burada özel olarak, Rusya, İran ve Suriye ile iyi ilişkiler geliştirmekten, Filistin siyasetinin Hamas da dahil olmak üzere unsurlarıyla ilişkiler kurmaktan söz ediyoruz. Ayrıca, ben Türkiye'nin komşularıyla iyi ilişkiler kurmasının faydalarını, Washington yönetimi bunu anlamamış olsa da, hem Türkiye hem de Amerika açısından şimdiden görmeye başladığımızı düşünüyorum.
Türkiye'nin arabuluculuk için nüfuzu yeterli mi?
BBC: Geçtiğimiz aylarda Türkiye'nin Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk girişimlerini takip etmiştik ancak, sürecin devamına ilişkin şimdilerde çok şey duymuyoruz. Ayrıca, Başbakan Erdoğan'ın İran'la ABD arasında arabuluculuk yapma önerisine de Amerika’dan sıcak bir yaklaşım izlemedik. Sizce Türkiye'nin bölgede ciddi bir arabuluculuk rolü üstlenmek için yeterince nüfuzu var mı?
GRAHAM FULLER: Tabii ki Türkiye'nin, bölge ülkeleri üzerinde ve bölge diplomasisinde, Amerika, Rusya ya da Avrupa ülkelerinin sahip olduğu türden bir nüfuzu yok. Ancak Türkiye bir bölge ülkesi ve arabuluculuk yapmak istediği ülkeler de komşusu olan ülkeler. Dolayısıyla bunun bir önemi var.
İkinci nokta ise, bölgedeki düşünceleri etkilemedeki rolü... Türkiye birbirleriyle diyalog kurmayan ülkeleri diyaloga çağırıyor. Bu çağrı bile bazı kapıları açıyor ve bence eninde sonunda ülkeler, bu çağrıya ilgi duymaya başlayacaklar. Diyalogun, daha ileriki aşamalarında da arabuluculuk rolü daha büyük güçlerin eline geçebilir.
Herkesle dostluk siyaseti sürdürülebilir mi?
BBC: Daha önceki açıklamalarınızda da Türkiye'nin kimseyle düşman olmama siyaseti izlediğini vurguluyordunuz. Peki, sizce, birbirine düşman olan ülkelerin hepsiyle dost bir ilişki yürütme siyaseti, sürdürülebilir bir siyaset mi? Örneğin, Amerika ile İran arasındaki ilişkiler daha üst bir düzeyde gerginleşirse, Türkiye konumunu nasıl sürdürecek, bir taraf tutmak zorunda kalmayacak mı?
GRAHAM FULLER: Ben bu siyasetin sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum. Bence Amerika Birleşik Devletleri'nin kendisi de buna benzer bir siyaseti, kendisi için uygulayabilir. Amerika, izlediği siyasetle kendisine düşman yaratıyor. Türkiye de bu tuzağa düştü daha önce.
Ama önümüzdeki dönemde Amerika ile Türkiye'nin İran'a yönelik siyasetinde değişiklikler olursa, bırakalım, öyle olsun. Sanırım Türkiye kendisi için doğru olanı yapmak zorunda kalacak ve bu da İran'la yakın ilişkiler kurmaktan geçiyor.
‘Büyük Orta Doğu Projesi felakete dönüştü’
BBC: Amerika ile Türkiye'nin yollarının ayrı olduğunu söylüyorsunuz ancak birkaç yıl öncesine kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye'ye önemli bir rol biçildiğinden bahsedilirdi? Ne değişti bu dönemde?
GRAHAM FULLER: O, Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesiydi ve bence bu proje, bir felakete dönüştü. Çünkü bölgede yalnızca daha büyük bir istikrarsızlık ve özel olarak Amerika'ya karşı daha büyük bir tepkiye yol açtı. Dolayısıyla ben Türkiye'nin bölgede, bir Amerikan planı dahilinde rol üstlenmesi gerektiği görüşüne katılmıyorum.
Samimiyetle söylemem gerekirse, bence Orta Doğu'da Amerikan planına dahil olmak, Türkiye'nin ya da bölgedeki başka ülkelerin çıkarları açısından idam fermanını imzalaması anlamına gelir.
BBC: Peki, Ocak ayında iktidarı devralacak olan Obama iktidarının Orta Doğu siyasetinin Türkiye ile Amerika ilişkilerine nasıl bir etkisi olmasını bekliyorsunuz?
GRAHAM FULLER: Ben Obama yönetimi altında, Amerika'nın Ortadoğu'daki siyaseti açısından önemli değişiklere şahit olacağımız konusunda umutluyum. Bence Türkiye için, kendisini, İran, Suriye, Rusya ve Filistin konularında çok zorlamayacağını tahmin ettiğim bir Obama yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirmek daha kolay olacak. Ancak, o gün gelene kadar Türkiye'nin kendi çıkarlarını merkeze alarak bağımsız ve barışçıl bir siyaset izlemesinin kendisi açısından daha doğru olacağını düşünüyorum.
BBC: Türkiye geçtiğimiz yıllarda önemli siyasi çalkantılara da sahne oldu. Bu konuda Bush yönetiminin, mesafeli bir tavır izlediğini gördük. Peki, sizce Obama yönetimin nasıl yaklaşması beklenebilir Türkiye'nin iç siyasi dengelerine?
GRAHAM FULLER: Obama yönetiminin, Bush yönetimiyle kıyaslandığında, Türkiye'de demokratik kurumların önemine daha çok vurgu yapacağını düşünüyorum. Çünkü Bush yönetimi, ilkesel düzeyde bir siyaset izlemedi ve genel olarak Türkiye'de Amerika'nın bölge siyasetine destek sunan kesimleri desteklemeyi doğru buldu. Ancak, en genel düzeyde Amerikalılar Türkiye'nin iç siyasetine fazla müdahil olmamayı doğru buluyorlar.
‘Türkiye kendi Kürt sorununun rehini’
BBC: Siz aynı zamanda, Türkiye'nin dış politikasını Kürt meselesi üzerinden gördüğünü söylüyorsunuz. Peki, Kürt sorununu çözmeden Türkiye bir bölgesel güç olabilir mi?
GRAHAM FULLER: Hayır. Bu kesinlikle mümkün değil. Türkiye Kürt sorunu tarafından rehin alınmış durumda. Mutsuz bir Diyarbakır, Türkiye'yi bölgede güçsüz bir hale getirir ve Kürt sorununu manipüle etmek isteyen düşmanlarının yönelimlerine karşı daha savunmasız kılar. Bu Türkiye'nin Irak, İran ve Suriye ile ilişkilerinde elini bağlayan bir unsur olur.
Türkiye bu sorunu çözmeden, bu ülkelerle güven içinde bir ilişki kuramaz. Ancak, mutlu bir Diyarbakır, Türkiye'nin dış siyasetinde kullanabileceği çok önemli bir araç olacaktır. Türkiye, kendi Kürt sorununu çözebilirse, bölgede daha güçlü olabilecek ve o zaman İran, Irak ve Suriye'nin kendi Kürt nüfuslarından korkması gerekecek. Çünkü o zaman Türkiye Kürt meselesi konusunda söz hakkını eline geçirecektir.
BBC: Peki bunun kısa vadede gerçekleşmesini olası buluyor musunuz?
GRAHAM FULLER: Tabi bu tür meseleler bir gecede halledilmez. Ancak, Türkiye doğru yönde ilerlemeye başladı. Şimdi artık Iraklı Kürtlerle diyalog kurmaları gerektiğini anlıyorlar. Türkiye sorunu anladığını göstermeye başladı. Eğer Türkiye Iraklı Kürtlerle diyalogunu artırabilirse PKK sorununu çözebilir. Türk ordusu dahi, PKK üzerinde askeri baskının yanı sıra siyasi baskı yaratmanın önemini anlamış gibi görünüyor.
BBC: Ancak, şiddetin son aylarda daha da arttığını, kentlere de şiddet olaylarının yansıdığını görüyoruz. Siz, tüm bunlara rağmen, sorunun çözüme doğru gittiğini gözlemleyebiliyor musunuz?
GRAHAM FULLER: Buna katılıyorum ve gerçekten rahatsız edici olduğunu düşünüyorum. Bu bir yandan, Kürt siyasetinin bazı unsurlarının çaresizliğine ya da sabırsızlığına işaret edebilir, diğer yandan da Türkiye'deki bazı muhafazakar unsurların sorunun çözümünü istememelerinin sonucu olabilir.
Ancak, bence dış siyasette yalnızca Irak ve İran'la siyasetin, müzakerelerin sonucunda düzelebilir. İç siyasette ise, Kürtlerin kültürel hakları gibi konularda ilerleme sağlanması, Türkiye'nin sorunu çözme kabiliyetini artıracaktır.


KRİZ BİR SONUÇTUR!


Dünya ekonomisi son 2,5 yıldır yaklaşan büyük bir krizin sinyalini veriyordu. Ekonomistler uyarıyordu. Yaklaşan krizin ayak sesleri, önümüzde 1929 krizinden daha büyük bir kriz olduğunu gösteriyordu. Kriz o kadar büyük olacaktı ki, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bugün artık biliyoruz ve kesinlikle eminiz: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Dünyada küreselleşme her zaman vardı. Biz onu sadece son on küsur yıl ile ilgili zannetsek de, küreselleşme daima tarihe eşlik etti. Küreselleşmenin her atağı bir kriz ile noktalandı. Dünya krizlerden sonra dinlendi ve yeniden küreselleşti. Çünkü insanın doğası küreselleşmeyi getirdi. Bu nedenle küreselleşmeye karşı veya taraf olmanın erdemli veya erdemsiz olmakla bir ilgisi hiçbir zaman olmadı. Tıpkı gece olmasına karşı çıkmanın veya sabah olmasına muhalefet etmenin bir anlam taşımadığı gibi.
Her Şey Küreselleşme İle Başlar…
Krizi anlamak için küreselleşmenin ne olduğunu bilmek zorundayız. Küreselleşmeyi tarif etmek için öncelikle onu teşhis etmemize yarayacak özelliklerinden başlayalım. Küreselleşme olduğunda kapitalizm “ulusötesi” bir kimliğe bürünür. Yani çokuluslu şirketlerin üretim ve karları dünya yüzeyinde genişler. Şirketler ulusal tercihlere göre değil, daha fazla kar hedefine göre hareket ederler. Bu durum finansal piyasalar arasındaki sınırları ortadan kaldırır.
Örneğin gümrük birliği gelişir. Sürecin doğal devamı, uluslararası finans dalgalanmalarının herkesi etkilemesi şeklindedir. Bir ülkedeki finans sorunu, coğrafi olarak ondan çok uzaktaki başka bir ülkeyi yerle bir edebilir. Dolayısıyla ulusal politikalar piyasalara bağımlı hale gelir. Başkentler karar alırken, adım atarken piyasaların vereceği tepkiyi dikkate almak zorunda kalır.
Piyasalarda ani artış ve düşüş hareketleri görülür. Piyasalar siyasi ve iktisadi zeminde esas karar alıcı konuma gelir. Bu durum insanın yanılabildiğini, devletin hata yapabileceğini ve hatta tanrının yanlış yapabileceğini düşünen toplumların; sermayenin asla yanılmayacağı ve daha doğrusu piyasanın her yapacağı şeyin doğru olduğuna yönelik sabit fikrinden kaynaklanır. Böyle dönemlerde teknoloji gelişir, emeğin ve insanın sistem üzerindeki etkisi azalır. Ekonominin ve ticaretin en önemli gideri olan enerjinin kıymeti artar. Dolayısıyla enerji kaynakları, iletimi ve dağıtımı üzerinde müthiş bir mücadele başlar.
Her Şey Küreselleşme İle Biter…
Bu noktaya kadar hemen her şey yolundadır. Ticaretin ve para hareketlerinin sınırları aşması bolluk getirmiştir. Fakat bu bolluğun alternatif maliyeti giderek büyür. Burada alternatif maliyete bakıldığında birden çok ve her biri birbirinden tehlikeli kalemlerden meydana geldiği görülür.
Örneğin ulusal sınırların geçirgenliğinin artması, bazı ulusların diğer uluslar üzerinde yaşamın her sahasında tahakküm kurması sonucunu doğurur. Şirketlerin stratejilerinde sadece kar esas olduğu ve sosyal-ulusal sorumluluklar göz ardı edildiği için, toplum içinde gelir dağılımı dengesi hızla bozulur. Kültürler birbirine benzeşmeye yönelir, popüler kültür süratle üniformal kimlikler doğurur. Bireyler giderek daha fazla milli veyahut mahalli kimliklerine yabancılaşır ve hazzın mutlak anlamda iyi olduğuna, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğine, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğuna inanmaya başlar. Buna “klonizasyon” da diyebiliriz.
Ekonomilerin kuvvetini temin eden ticaretin gücü, daha fazla üretmeyi sağlayan tüketimden geçtiği için birey, “vatandaş” olmaktan uzaklaşır ve “tüketici” seviyesine iner. Küreselleşmenin ahlakı havadan suya, genden acil sağlık hizmetine kadar mümkün olan her şeyi ticari bir meta olarak kabul eder ve karın söz konusu olduğu yerde asla hiçbir biçimde olası yan etkileri önemsemez. Küreselleşmede çoğunluğun, yurttaşın ve toplumun ne istediği değil, piyasaların neyi tercih ettiği önemsenir.
Devletler neredeyse bütün diğer devletler ile “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi içinde dejenere olur ve sistemleri piyasalar yönetmeye başlar. Bir süre sonra tüketim-üretim dengesi kırılır. Toplum tüketmekte ve sistem tüketilmesi için mal ve hizmet üretmekte zorlanmaya başlar. Bu durum pazar rekabetinin sertleşmesi sonucunu doğurur. Ayrıca enerjinin değerinin artması, onun için verilecek mücadelenin en sert biçimde gelişmesi sonucunu doğurur.
Bütün bu sürece ekonomik kaygıların körüklediği dini ve milli çatışmalar eşlik eder. Çünkü ekonomik varlığın tehdit altına girmesi, toplumların ve devletlerin kolektif hafızasındaki beka kaygısını tetikler. O nedenle tarihi travmalar yeniden canlanır. Her toplum diğerini ötekileştirir. Sermayenin paylaşımındaki zorluklar sonucu uluslar ve toplum “tüketimde ve sermayede daha fazla pay için” çözülmeye başlar. Küreselleşmenin her şeyi daha iyiye götürdüğü yönünde pompalanan romantizme eklemlenen travmalar, ortaya koyu bir taassup koyar. Bu taassup, daima yapılan hataların görülmesini önler.
Bir süre sonra paylaşacak pazar, hâkim olacak kaynak ve tüketilmesi için üretilecek mal ve hizmetlerin finansmanı için gereken para kıtlaşmaya başlayınca, geride kalan her şeye egemen olmak için savaşlar başlar. Çünkü savaş ile ağır sanayi canlanır. Ağır sanayiden gelen para ile diğer sektörler yeniden canlanır.
Küreselleşme İyi veya Kötü Değildir…
Küreselleşmeyi en doğru biçimde yorumlamak için “internet” üzerine düşünmek yararlı olabilir. İnternet iyi midir veya kötü müdür? Elbette buna cevap vermek için internetin iyi bir amaca mı, yoksa kötü bir amaca mı yönelik kullanıldığı önemlidir. İnsanın internet ile mutlu ve mutsuz olması, zengin ve fakir olması mümkündür. Buna yön veren insan faktörüdür. O nedenle esas sorulması gereken interneti kullanan insanın iyi veya kötü olduğudur. Tıpkı küreselleşmede olduğu gibi…
İslam öncesi Arap dünyası, Hristiyanlığın öncesinde Roma coğrafyası, kolonizasyon süreci ve din savaşları öncesinde Avrupa, Haçlı seferleri öncesinde Avrupa ve Orta Doğu, Birinci ve İkinci dünya savaşları öncesinde Avrupa ve şimdiki durum… Bunlar birçok noktada birbiri ile benzeşen süreçler. Küreselleşmenin her bir atağı, yeni dinler doğurdu. Ayrıca milliyetçilik, sosyalizm, liberalizm gibi kavramları yarattı. Küreselleşme her defasında bir dinin veya din yerine konulmaya talip kavramların emperyalizmini de beraberinde getirdi.
Almanya göçmeni Yahudi profesör Theodore Levitt (1925-2006) Harvard Business School’da 1983’te “Pazarların Küreselleşmesi” başlıklı makalesini Harvard Business Review’da yayınlayıncaya kadar bunların küreselleşme olduğunu bilmiyorduk. Bu kavram ilk defa 90’larda ünlü olsa da, daha 1932 yılında Karl Jaspers teknik ve ekonomik sorunların bütün planeti ilgilendirecek biçimde geliştiğinin haberini vermişti.
Krizin Öncesi…
Dünya ekonomisi 1948’den 2004’e kadar 27 kat büyüdü. Aynı dönemde dünya üretimi sekiz kat arttı. Dünyadaki yabancı yatırımlar 1970’ten 2005’e kadar 13 milyar Dolar’dan 900 milyar Dolar’a çıktı. Bugünkü miktar 1.400 milyar Dolar seviyesinde. Dünyadaki toplam ticaret hacmi 1980’de 2.4 trilyon Dolar iken 2004’e 11.7 trilyon Dolar’a çıktı. 2004’te dünyadaki bütün malların toplam değeri 8.900 milyar Dolar’dı ve hizmetlerin toplamı da 2.200 milyar Dolar değerindeydi. Dünyadaki toplam ekonomik değerinin ise sadece sekizde birinin gerçek para karşılığı vardı.
Ayrıca 1990 yılında dünyadaki borç yükü, toplam gelirin üçte biri iken, bu durum 2007’de tersine döndü. Artık dünyadaki borç yükü, toplam gelirin üç katı. Bundan başka içinde bulunduğumuz krizin de gerekçesi olan tutsat kapsamında dünyada 6.5 trilyon Dolar borç üretildi ve borç üzerinden 65 trilyon Dolar borçlanma yapıldı. Bugün dünya ekonomisinin üçte ikisine çokuluslu şirketler sahip. Dünya ticaretinin üçte biri ise şirketler ile onların yan şirketleri arasında gerçekleşiyor.
1950’den bu yana hava taşımacılığı yüz kattan fazla arttığı gibi, sadece 2004’te günde 5.1 milyon kişi uçakla yolculuk yaptı. 6.76 milyar ton yük deniz yolu ile 4.000 milden uzak noktalara nakledildi. 2003 verilerine göre hava yolu ile sınır aşan 20 milyon ton yük taşındı. 1990’da 120 milyon kişinin bilgisayarı vardı. 2003’te 650 milyon kişi bilgisayar sahibiydi.
Her şey daha fazla kar içindi. Üretimin ve ticaretin çevre ve insan üzerindeki baskısı kar kadar önemli değildi. Bu dönemde ortaya bir yaklaşım konuldu ve küreselleşmenin getirdiği sorunların yine küreselleşme ile çözülebileceği öne sürüldü. “Küresel yönetim” (global governance), “dünya iç politikası”, “dünya hükümeti”, “küresel düzen”, “küresel yapı politikası” gibi kavramlar türetildi. Ama bunların hiçbiri küreselleşmenin evladı olan “kültür çatışması”, “medeniyetler çatışması” gibi sorunlara cevap üretemedi.
Üretemezdi, çünkü bunlar zaten küreselleşmenin ete ve kemiğe bürünmüş halleriydi. Onlar küreselleşmenin lokomotifi idi. Dünya kaynaklarının %80’inin zengin %20’si tarafından tüketildiği şartlarda buna da şaşmamak gerekir. ABD’den bir örnek vermek gerekirse, ABD ekonomisi 1973–1995 döneminde %39 büyüdü. Bununla birlikte üst düzey yönetici olmayan %80’lik kesimin reel geliri %14 azaldı. 1980–2000 döneminde yeryüzündeki 48 ülkede eşitsizlik tırmandı.1960’ta dünyada en alttaki %20 dünya gelirinin %2,3’üne sahipti. En üstteki %20 ise %70,2’yi kontrol ediyordu. Bu durum 1989’da %1,4 ve %82,7 oldu. 1997’de ise %1,2 ve %89 idi. ABD, Japonya ve Almanya bugün dünya nüfusunun %8’ine ve dünya ekonomisinin %49’una sahip.
Bu rakamlardan hareketle, aslında küreselleşme diye tarif edilen meselenin gerçekte, bir grup zengin ve güçlü adam ile onların yönettiği piyasaların hükmettiği yönetimlerin, görece güçsüzleri soyması olduğu söylenebilir. Küreselleşme atakları bu şekilde yaşanırken, atağın sonunu getiren savaşlar ile en güçlülerin ayakta kalma mücadelesidir. Fakat yine de mesele dünyadaki her bir bireyi ilgilendiriyor. Çünkü karşılıklı bağımlılık, her ülkeyi ve her bireyi doğrudan tehdit ediyor.
Kriz Krizi Doğurur …
Dünya tarihinde zenginlikler küreselleşme ile oldu. Küreselleşmeler krizlerle sonlandı ve küreselleşmenin başında ve sonunda savaşlar yaşandı. 1634-1637 Hollanda, 1696, 1711-1720, 1790-1797 Fransa, 1799 Almanya, 1815, 1825 İngiltere, 1837 ABD ve İngiltere ve 1847 İngiltere, 1882’de Fransa, 1914-1923 Almanya, bunun için iyi birer örnek. Ayrıca 1857’den yaşanan ilk küresel kriz, sonrasında 1873’teki ikincisi, 1929’daki üçüncüsü, 1973’teki dördüncüsü ve 1979’da beşincisi yaşandı.
Her defasında dünya barışı yeniden tehlikeye girdi ve savaşlar ile yeni krizler yaşandı. 1991’de Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından yaşanan, bir bakıma yakın tarih denilmeye uygun döneme bakıldığında ise durum şöyle;
1987’de ABD’de Dow Jones Krizi yaşandı. 1991’de Japonya’da kriz başladı. Tıpkı bugün dünyada yaşandığı gibi, Japonya’da da taşınmaz pazarında büyüyen balon ekonomisi, 1997’deki Asya Krizi, 1998’deki Rusya Krizi, 2000’deki ABD ve Avrupa borsalarındaki Dotcom Krizi ve bu krizlere bağlı gelişen Arjantin ve Türkiye krizleri ile benzerleri, 2001’de 11 Eylül’ün ardından DAX’da yaşanan sert düşüş bugünkü krizin kilometre taşlarıydı. Yani 6 Ekim 2008’de ABD de patlayan kriz, uzun bir sürecin sabit, somut ve olağan bir sonucuydu.
Çünkü yakın tarihte her kriz küreselleşme baskısı ile daha fazla kar için, daha büyük risk üstlenerek, tırmanan siyasi ve iktisadi gerilimlerin eşliğinde yükseldi.
Bugünkü Kriz; En Büyük Kriz
Bugünkü krizi eğer dindar bir kimse iseniz, tanrının açgözlülüğe, kural tanımazlığa, kibre ve hedonizme verdiği bir ceza olarak görebilirsiniz. Eğer dindar değilseniz, insanın yarattığı canavarın insanı yemesi olarak değerlendirebilirsiniz. İnsan zaaflarının elinde oyuncak oldu ve o zaaflar şimdi insanı dövüyor.
Literatürde 2007/2008 Krizi olarak geçen bu olgu, 2007’de yaz başında ABD’deki bankaların ve finans çevrelerinin açmaza girmesi ile başladı. ABD’de önce taşınmaz fiyatları tırmandı. Taşınmazlar gerçek değerinin çok üzerine çıktı. Taşınmazlarını kredi ile alan tüketiciler, borçlarını ödeyemediler. Artan faizler ve düşen reel gelir, sistemi bloke etti.
Tüketicilerden alacakları parayı diğer finans kurumlarının değerli kâğıtlarına yatıran bankalar zora girdi. Ayrıca bu yatırım üzerinden yeni yatırımlar yapan finans kurumları, sigorta şirketleri ve diğer yatırımcılar da “gerçek para yerine sadece kâğıtların dolaştığı” bir ortamda, ödeme zorluğu yaşamaya başladılar. Olmayan para üzerinden kazanılan ve gerçekte olmayan kazançlar ile olmayan borçlar üzerinden yapılan ve gerçekte olmayan borçlanmalar, sistemi çökertti.
Eylül 2008’de yapılan tahminlere göre sistemin zararı 1,3 trilyon Dolar’dı. Bu acıklı hikâyenin başlangıcı Eylül 1999’du. Bankalar gelirlerini artırabilmek ve daha yüksek miktarda sıcak paraya sahip olmak için, düşük gelir gruplarının da kullanabileceği ve cazip görünen kredi biçimleri ürettiler. Clinton döneminde desteklenen bu model sayesinde düşük gelirliler taşınmaz sahibi olmak için bu kredilerden aldılar. Bankalar da borçlulardan alacaklarını kullanarak başkalarına borçlandılar. Onların borçlandıkları da aynısını yaptılar ve bir saadet zinciri oluştu.
Bahar 2007’de ABD’de ödenemeyen krediler çok yüksek bir rakama ulaştı. Bunun sonucunda faizler yükselmeye ve taşınmazların fiyatı düşmeye başladı. İnşaat sektörü ağır sorunlar yaşadı. Devamında borçlulardan gelecek paranın, fonlara, sigortalara ve diğer benzer enstrümanlara yatırıldığı ortaya çıktı. Tırmanan likidite açığı, yeniden faizleri tırmandırdı. Sistem itibar yitirdi ve sisteme itimat sarsıldı. ABD’de küresel finansal krizin hüküm sürdüğü son 15 ayda emeklilik fonları 2 trilyon Dolar değer kaybetti.
Kurtarma Paketi Kurtarmaz…
ABD giderek büyüyen kriz konusunda adım atmakta zorlandı. Çünkü kapitalizmin ve liberalizmin kutsal emri, devletin müdahale etmemesi idi. Daha sonrasında ise ABD’den başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan krizin vahşeti karşısında tedbir almak zorunda kaldı. Kasım 2007’de 40 milyar Dolar’ı piyasaya veren ABD, böylece 11 Eylül 2001’den sonraki en büyük müdahalesini yapmıştı. Avrupa Merkez Bankası (EZB) piyasaya 200 milyar Euro verdi. ABD Şubat 2008’de yapısal programı devreye soktu. 18 Eylül 2008’de dünyadaki başlıca merkez bankaları 180 milyar Dolar’ı piyasaya verdi. Bunlar işe yaramadı.
Bunun üzerine ABD Maliye Bakanı Henry Paulson 700 milyar Dolar’lık bir yardım paketi hazırladı. 29 Eylül’de 228 parlamenterin paketi onaylamayı ret etmesi Wallstreet’i komaya soktu. 3 Ekim’de paket için gereken tasarı 3 sayfadan 400 sayfaya çıkarıldı ve 850 milyar Dolar’a ulaşan rakam 263’e 171 ile onaylandı.
Sadece ABD değil, bütün ülkeler benzer biçimde müdahaleci oldular. Ülkeler çeşitli büyüklükteki paketlerle finans kuruluşlarını kurtarmaya ve onların beraberinde bütün ekonomiyi batırmasını önlemeye çalışıyorlar, umutsuzca…
Krizi önlemek için harcanan çaba çerçevesinde eş zamanlı faiz indirimleri yapıldı ve Avrupa merkez bankaları piyasalara 120 milyar Dolar sürdü. IMF ve Dünya Bankası başkanlarının krize toplu olarak müdahale edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları da piyasalarda çok büyük etki yaratmadı. Paketleri başka paketler, müdahaleleri başka müdahaleler takip edecek. Sadece ABD’nin toplamda 2 trilyon Dolar harcaması bekleniyor. Ama bu çabalar sadece “kötü sonu” geciktirecek.
Çünkü yapılan müdahaleler sadece kırılan saadet zincirinin, kırılan halkasını yapıştırıp, aynı sistemi sürdürmeyi hedefliyor. Eğer yapılan müdahale amacına ulaşırsa, mevcut sistem kendisini sürdürmeye devam edecek, elbette bir sonraki kırılma noktasına kadar. Bu arada hiçbir devletin veya bankanın bu sistemin ürettiği ve gerçekte karşılığı olmayan borçlanmaları kapatma gücü yok.
Bundan başka bir şey daha var. Şu sorunun cevabında çok büyük tehlike gizli: “ABD 850 milyar Dolar’ı nereden temin edecek?”…
Washington’un kurtarma planı için gereken 850 milyar Dolar büyük bir olasılıkla şöyle bulunacak. Gereken rakamın bir kısmı, ihale yapılarak ABD devlet tahvillerinden karşılanacak. Eğer gerekirse diğer kısmı için para basılacak. Bu durumda ABD’de yaşanan resesyon devam edecek ve enflasyon artacak. Bunun sonucunda stagflasyon başlayacak.
Bu defa da dünyada stagflasyon yayılacak. Bunun sonucunda ABD’de tüketim düşecek ve ABD’ye ihracatı sayesinde gelir ele eden ülkelerde reel sektör çökecek. Her durumda 14 trilyon Dolar büyüklüğündeki ABD ekonomisi içinde yer alan 10 trilyonluk tüketim azalırsa, küresel kriz kronikleşecek. Tüketim azalmazsa, ABD krizden belki de çıkmayacak.
Sadece bu da değil. ABD’nin ihale yoluyla sağlayacağı borç kısır döngüyü daha da hızlandıracak. ABD’ye para satanlar, ABD’den alacaklarının getirdiği güvence ile bu krizin patlamasına neden olan yöntemle hareket edecekler. Ya ABD’den ucuz taşınmaz toplayacaklar ya da ABD’den alacaklarını sigorta ettirerek veya buna denk gelen fonlara girerek, ABD’den alacakları paranın üzerinden borçlanarak daha yüksek getirisi olan ve bu nedenle yüksek risk içeren yatırımlar ile kar arayacaklar. Yani her şey başlangıca dönecek!
Goodbye USA, Hello USSRA!
Laıssez faıre laıssez passer; “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”… Kutsanan liberalizm bu slogan ile özdeşleşti. Liberalizm her türlü devlet müdahalesini ve devletin ekonomi içinde yer almasını ret etti. Her şeye ulu piyasa karar vermeliydi. Herkes ve her şey hata yapardı, ama piyasa hata yapmazdı. Piyasa ne emrediyorsa o yapılmalıydı. Vatan yoktu, para vardı. Ulusal onur değil, kar önemliydi. Gerekirse krizler de yaşanmalıydı. Çünkü krizler sağlıklıydı. Batması gerekenler batmalıydı. Ayakta kalanlar devam etmeli, parayı toplamaya devam etmeliydi. Gerçek dünya, gerçek kapitalizm ve gerçek adalet buydu…
Vahşi kapitalizmin vahşeti olan bu krizi buna inananlar çıkardı. Diğerleri de onları destekleyerek yardımcı oldu. Denilebilir ki, ulu liberalizm kendi kullarını yedi. Kulları ne kadar büyük bir enerji ile ona hizmet etmiş olsalar da, liberalizm onları korumadı. Bundan çok daha önemlisi; Liberaller liberalizme ihanet etti. Onun temel prensibini çiğnedi.
Dünyanın en liberal ülkesi Amerika Birleşik Devletleri, tarihin en büyük piyasa müdahalesini, en büyük devletçi adımını attı. O nedenle Doug Edelman kapitalizmin mabedi için “Amerika Sosyalist Birleşik Devletleri” (USSRA) diye yazıyor. New York Üniversitesi’nden Profesör Nouriel Roubini de aynı görüşte.
Kim bilir, belki de bir gün dünyada çift kutuplu bir sistem hakim olur ve Moskova kapitalist blokta yer alırken, ABD sosyalist bloku oluşturur. Bu söz ilk başta garip görünse de, ABD’nin devlet müdahalesi için ayırdığı 850 milyar Dolar, Rusya’nın %65’i. Eğer ABD öngörüldüğü gibi 2 trilyon Dolar harcarsa, bu rakamda Rusya ekonomisinin %155’i…
ABD’nin müdahaleciliğinin büyüklüğünü anlamak için bazı örnekler vermek gerekirse, ABD 2001’den bu yana Irak ve Afganistan’da 800 milyar Dolar harcadı. Hollanda’nın Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) 700 milyar Dolar. Afrika’nın GSYİH’si ise 100 milyar Dolar. Ayrıca dünyada açlık çeken 862 milyon insanın kurtarılması için yılda 30 milyar Dolar gerekiyor. Şayet bu para kullanılabilirse her 30 saniyede bir çocuk açlıktan ölmeyecek.
Ancak dünya liderleri için “gayri safi yurtiçi hasıla” hala “gayri safi yurtiçi mutluluktan” önemli olduğu için, “gayri safi yurtiçi sorumluluk” harekete geçemiyor…
Bundan Sonra…
ABD büyük bir olasılıkla başkanlık seçimine kadar duruma hakim olabilir. Obama ve McCain arasındaki yarış bitmek üzere. Ama konfetilerin ve karton şapkaların süpürüleceği ve hayatın normale döneceği gün, seçimlerden mutlu ayrılan lider “kazanan değil, kaybeden aday” olabilir. Çünkü bir sonraki krizin bir sonraki atağı öldürebilir.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ÜÇ PARAGRAFTA KRİZİN ANATOMİSİ
Yatırım bankaları, 2000-2006 döneminde yaratılan 7 trilyon Dolar’lık riskli konut ve tüketici kredilerine yatırım yaptı. Yatırım bankaları, konut sektörünün büyüdüğü ve dünyanın her yerindeki yatırımcıların hazine kağıdı kadar güvenilir olduğu düşünülen “mortgage”a dayalı menkul kıymetleri aldığı dönemde, rekor kârlar elde etti. Ancak konut fiyatlarının düşmeye başlamasıyla, yatırım bankalarının gereken önlemleri almadığı ortaya çıktı. Wall Street yatırım bankalarının son yıllardaki borçluluğu baş döndürücü bir hızla arttı. 2003 sonunda Lehman’ın öz sermayesi, 2003 sonundan 2007 sonuna kadar olan dönemde yüzde 73 artarken, aktif büyüklüğü yüzde 121 arttı. Aynı süreçte Merill Lynch’in aktif büyüklüğü yüzde 125 artarken, öz sermayesi sadece yüzde 10 büyüdü. Tüm bu nedenler yatırım bankaları için sonun başlangıcı oldu.
Kriz bir mortgage krizi olarak başladı. Ama öyle kalmadı. Bugün yaşanan gerçek sorun likidite krizi. ABD’de 2007 yılında, finans ve sigorta, gayrimenkul, inşaat ve madencilik sektörlerinde büyüme hızı düştü. Bunun sonucunda ekonomi yavaşladı. Reel sektör olumsuz etkilendi. Faiz oranları değişti. Bunun sonucunda kredi piyasası etkilendi ve 2006 yılında %13.2 oranında artış sağlayan kredi piyasası 2007 yılında bu oran %4.8 büyüyebildi. Yatırımcılar risk almadan kazanç elde etme istedi. Maliyeti düşük, kolay kredi imkanları büyüdü ve tüketiciler aşırı borçlanarak kredi aldılar. Sektör kontrolsüz büyüdü. Borçlular artan faiz ve reel gelirdeki düşüş nedeniyle ödeme zorluğuna düştü, kırılgan dengedeki sistem çöktü.
Kredi krizi öncesinde ABD’de beş büyük yatırım bankası bulunuyordu. Yatırım bankaları, uzun vadeli kaynak transferi yapma görevini üstlenmiş kurumlar niteliğini taşıyor. Bu bankaların mevduat toplama yetkisi bulunmuyor. Bear Stearns’ün Mart’ta JP Morgan’a satılmasının ardından, Bank of America Merrill Lynch’i satın aldı. Alıcı bulamayan Lehman Brothers iflasını açıkladı. Son olarak Fed, ABD’nin en büyük iki yatırım bankası Goldman Sachs ve Morgan Stanley’yi desteklemek için her iki bankanın da statüsünü değiştirdi. Wall Street’in prestijli yatırım bankaları bilançolarını olası zararlara karşı hiçbir önlem almadan aşırı şekilde genişletti.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
KRİZİN ABD’YE MALİYETİ
850 milyar Dolar: Bankalar ile finans kurumlarının elindeki batık varlıkları satın almak için 700 milyar Dolar’lık bir kaynak ayrılıyor. Ayrıca, maliyeti çeşitli sektörlere ve vatandaşa 150 milyar Dolar’lık vergi indirimi ve kolaylıkları getiriliyor.
300 milyar Dolar: Emlak sektörünü bulunduğu durumdan kurtarmak amacıyla çıkartılan bir yasa ile batık mortgage kredilerinin devlet garantisiyle yeniden yapılandırması için Federal İskan Dairesi’ne 300 milyar Dolar’lık bir kaynak ayrıldı.
200 milyar Dolar: Fannie Mea ve Freddie Mac devletleştirildi. Her bir kuruma 100 milyar Dolar’lık bir kaynak ayrıldı. Bu müdahalenin faturası 200 milyar Dolar’ı buldu.
200 milyar Dolar: ABD Merkez Bankası FED, nakit sıkıntısı çeken bankaları rahatlatmak amacıyla 200 milyar Dolar’lık bir borçlanma fonu oluşturdu.
144 milyar Dolar: Devlet, Fannie Mea ve Freddie Mac’ın elindeki sorunlu mortgage kredilerinin bir bölümünü 144 milyar Dolar’a aldı.
87 milyar Dolar: Yatırım bankası JP Morgan Chase için Lehman Brothers’daki fonlardan kaynaklanacak zararı azaltmak üzere 87 milyar Dolar’lık bir geri ödeme paketi sunuldu.
85 milyar Dolar: American International Group’un (AIG) %79.9 hissesi 85 milyar Dolar’a devletleştirildi.
50 milyar Dolar: Güven aşılamak amacıyla Döviz Dengesi Fonu’na 50 milyar Dolar’lık bir kaynak ayrıldı.
43 milyar Dolar: Mortgage krizi nedeniyle bankalar ve finans şirketleri ile zor durumdaki kredi borçlularına ABD Hazinesi tarafından 29 milyar, 10 milyar ve 4 milyar olmak üzere toplamda 43 milyar Dolar’lık destek sağlandı.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
10 EKİM 2008’E KADAR BATAN KURULUŞLAR
Kuruluş Türü Tarih
American Freedom Mortgage Mortgage bankası 30 Ocak 2007
New Century Financial Mortgage bankası 28 Mart 2007
American Home Mortgage Mortgage bankası 6 Ağustos2007
Sentinel Management Group Yatırım fonu 17 Ağustos 2007
Ameriquest Mortgage bankası 31 Ağustos 2007
NetBank Banka 30 Eylül 2007
Terra Securities Komisyoncu 28 Kasım 2007
IndyMac Bank Mortgage bankası 11 Temmuz2008
Columbian Bank and Trust Company Mortgage bankası 23 Ağustos 2008
Integrity Bank Mortgage bankası 29 Ağustos 2008
Silver State Bank Mortgage bankası 5 Eylül 2008
Lehman Brothers Yatırım fonu 15 Eylül 2008
Ameribank Banka 19 Eylül 2008
Washington Mutual Banka 26 Eylül 2008
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
BİR PORTRE: NOURIEL ROUBINI
Nouriel Roubini 29 Mart 1958’de İstanbul’da doğdu. New York’taki Stern School of Business City’de profesör. Roubini Global Economics LLC’nin kurucusu ve başkanı. Akademisyenliğinden önce ABD Hazine Bakanlığı’nın danışmanıydı. 1976’da İsrail’de Kudüs Üniversitesi’ne gitti. 1977-1982’de İtalya’da Luigi Bocconi Ekonomi Üniversitesi’nde eğitim gördü. 1983-1988’de Harvard Üniversitesi’nde idi. 2004’te ABD’de taşınmaz sektörünün çökeceğini söylediğinde çok kişi onunla alay etti ve çok düşman kazandı.
2006’da petrol fiyatlarının tırmanacağını ve dünya ekonomisinin resesyona gireceğini söylediğinde tepki gördü. Hatta 28.09.2008’de ABD İmparatorluğu’nun sonuna gelindiğini söyledi. Düşmanlarının sayısı azalmadı, ama artık daha az uzman alay ediyor.

U.S. has plundered world wealth with dlr -China paper
Fri Oct 24, 2008 1:59am EDT
BEIJING, Oct 24 (Reuters) - The United States has plundered global wealth by exploiting the dollar's dominance, and the world urgently needs other currencies to take its place, a leading Chinese state newspaper said on Friday.
The front-page commentary in the overseas edition of the People's Daily said that Asian and European countries should banish the U.S. dollar from their direct trade relations for a start, relying only on their own currencies.
A meeting between Asian and European leaders, starting on Friday in Beijing, presented the perfect opportunity to begin building a new international financial order, the newspaper said.
The People's Daily is the official newspaper of China's ruling Communist Party. The Chinese-language overseas edition is a small circulation offshoot of the main paper.
Its pronouncements do not necessarily directly voice leadership views. But the commentary, as well as recent comments, amount to a growing chorus of Chinese disdain for Washington's economic policies and global financial dominance in the wake of the credit crisis.
"The grim reality has led people, amidst the panic, to realise that the United States has used the U.S. dollar's hegemony to plunder the world's wealth," said the commentator, Shi Jianxun, a professor at Shanghai's Tongji University.
Shi, who has before been strident in his criticism of the U.S., said other countries had lost vast amounts of wealth because of the financial crisis, while Washington's sole concern had been protecting its own interests.
"The U.S. dollar is losing people's confidence. The world, acting democratically and lawfully through a global financial organisation, urgently needs to change the international monetary system based on U.S. global economic leadership and U.S. dollar dominance," he wrote.
Shi suggested that all trade between Europe and Asia should be settled in euros, pounds, yen and yuan, though he did not explain how the Chinese currency could play such a role since it is not convertible on the capital account.
A two-day Asia-Europe Meeting (ASEM) of 27 EU member states and 16 Asian countries was set to open on Friday. Though few analysts expect much in the way of concrete agreements, Shi said it could prove momentous.
"How can Europe and Asia grasp each other's hands and together confront the once-in-a-century global financial crisis sparked by the U.S.; how can they construct a new equitable and safe international financial order?" he said.
"The world is waiting for this Asian-European meeting to achieve big results in financial cooperation." (Reporting by Simon Rabinovitch; Editing by Ken Wills)


ENERGY: THE ACHILLES HEEL OF THE WORLD ORDER!
First the crude materials’ prices increased. Later on prices of electricity, oil and other fuels increased. Even the side effects are left aside; the price of energy – one of the most significant cost items in economy - keeps going up. Rising energy prices directly drops the power to buy and increases the risk of inflation. However, the danger is even greater than this.
This process that negatively affects especially the people with low income is being felt in the EU and all other corners of the world. It is possible that the “economic problem may turn into a social one” in a short while. Energy may become a kind of “luxury consumption” by the end of this process. On the other hand, rise in energy prices and emergence of a series of problems due to this change may also cause a bunch of positive developments. For example; energy markets and national economies may prioritise restructuring that they will have to do sooner or later.
Speculators, lack of resources, insufficient capacities of refineries and political instabilities are shown as the causes of the energy problem of current times. They may each have a part to play. However, under all circumstances, the “energy” issue brought a new and fine difference into balances of global policies. It can be said that all economies and sector balances are “fragile” from now on. That’s why; in a bid to be ready for the challenges of our time, some classical questions need answers that are not classical.
What is security?
Once upon a time, security was limited with the meaning of border security. It was a concept that was related to “domestic security” and the border security a great deal. With the enlargement of asymmetric threats in recent past, the security concept gained a more global meaning. This fait accompli came with the global crisis that made it harder for countries to provide for their own security in traditional means and with their own decisions. But, as well as those approaches, a new tendency is getting more effective everyday. Energy, the basic input of great economies is the main requirement of “all systems” to produce more and to consume more.
For this reason, one cannot claim that countries that fail to provide “cheap”, “secure” and “continuous” energy supplies have security in real sense. In the end, those countries or even a country that is advanced in the global economy with a prosperous society have little to do in case the valve of the pipelines that provide energy supply is shut down due to a “technical problem” or “a dispute”.
It can be said that energy agreements are signed after taking into consideration even the smallest details, all possibilities and sanctions in the end of long negotiations. However, it should not be forgotten that we live in a mad age and energy is a strategic product as well as a commercial one.
Energy Dialogue
For this reason, the dialogue between “energy exporting countries” and “energy importing countries”, mutual and multilateral relations are far more important than some illusions such as “dialogue of civilizations” or “intercultural dialogue”.
EU and Russia
The data gathered signal that the EU may experience serious problems regarding energy safety in the next ten years. There is a fact behind the curtains of rapprochement between the EU and Russia and the efforts to consolidate this cooperation. When it is taken into consideration that Russia is the greatest energy supplier of the EU, it is possible to note that the relations between Moscow and Brussels are shaped according to this fact. Of course, it can also be thought that the EU-Russia cooperation may play a positive role in ending regional disputes, making world markets more stable and developing energy technologies.
Alongside the unbalanced distribution of energy resources across the world, use of energy as a political weapon and shaping energy sector according to both “commercial” and “strategic” preferences make the circumstances harder. No matter how EU-Russia energy cooperation seems like as a smoothly operating system when looked from outside, EU member states have been trying to increase their reserves to establish energy safety. This fact, which is among the reasons for soaring energy prices, goes hand in hand with a long term strategic planning.
On the other hand, there is another reason for Russia’s uneasiness with the EU, as important as the EU efforts to increase their reserves. The EU Commission does not want foreign capital to be effective in energy markets. The Commission says that this is necessary for Europe’s energy safety. However, Russia believes that this approach is against “cooperation and partnership spirit”.
From Russia’s stand point, the European market is not the sole option, and no matter how much importance it has. Rising Asia and especially China are other attractive options for Russia. Russia will start to sell natural gas to China starting in 2013. Gas export to China from Siberia is comparatively easier and more profitable than exporting it to Europe. Russia is disturbed by EU’s pre-conditions and its efforts to dominate. Neither the EU nor Russia wants to surrender. It is a significant fact that Russia can provide EU’s energy safety in the 21st century but commercial and political costs of this comfort are quite important for the EU too. Current agreements show that cooperation between the sides will continue until 2030 “uninterruptedly and clearly”.
But as Gazprom’s manager responsible of foreign relations Stanislaw Zygankow voices at every opportunity, harsh rules set by the EU Commission to limit foreigners in energy production and distribution must be discussed in terms of regulations in order to mutually protect the investments. The EU finds itself in a position to hear former communist Russia’s warnings on “protection of free enterprise”, “freedom of capital” “globalisation”, “protection of possessions” and “not intervening to free market”. The EU is uncomfortable between “state inspection” and “investment policy” regarding Russian issues.
The EU Commission does not want to hand Europe’s energy security over to foreign cartels. But Zygankow says only the great companies could realise the investments and pipelines Europe is in need of; because, failure of Gazprom in materializing those investments or its withdrawal from the market may increase the prices. These remarks by Zygankow express that Russia may have hardship in the future in providing energy safety for Europe.
This situation creates an “impasse” in EU-Russia relations. This impasse in the energy dimension of EU-Russia relations is very important for transit countries too. Moscow is insistent that the EU does not follow liberal policies in energy issues in reality. However, it is not a false diagnosis to say that Moscow first reached the boundaries of former USSR, later on of Warsaw Pact and now it is about to cross the remaining borders with companies lie Gazprom and Lukoil, instead of the Red Army and SS-20 missiles.
Europe and Russia have had ups and downs in relations throughout history. Common interests have never been decisive. Cooperation periods were short and went parallel to real competition. That’s why; Russia is struggling to count on documents that are not binding for EU members and to take those documents as a basis. Moscow fairly thinks that the EU does not want to have cooperation with Russia but wants to neutralise it.
Russia believes that concepts that sit on the background of political demands directed at it from the EU, such as “forming a common energy zone” and “establishing common interests” have no contents Moreover, Moscow refuses the message of “necessity to overcome its fears” from Brussels, with a point of view that “it has got nothing to prove to anyone”. Of course, there is another significant possibility: Although the EU is demanding of Russia today, its following a full liberal policy in energy may create a result where Russia becomes similarly demanding.
Knowing to wait
Neither the EU Commission can take back its decisions on energy policies nor can Russia change its energy policies. Cooperation between the sides will continue. Commercial relations shaped by the effect of politics, developments in the Asian market and “bilateral and regional” issues will keep evolving. Meanwhile, changing circumstances will shape new balances. Maybe Russia or maybe the EU will grow weaker. Then, one side will easily dictate to the other.
Russia is cool-headedly waiting the start of the new period, so is the EU. In the post-Putin era, Moscow is approaching the West with a more cooperative attitude. The “German card” is very important for Kremlin and it wants to use it in the best way in relations with the West. That’s why; in the list of priorities prepared behind the Urals consists eased down visa restrictions mutually with the Germans. Even a German-Russian free trade zone is mentioned. German-Russian free trade zone may end in the accession of Russia to a partial customs union with the EU, in practice.
Russia wants to establish an energy alliance and climate protection alliance with the EU – rather with Germany – too. Moscow who wants to consolidate cooperation with Berlin in global security issues too and thinks that those steps would contribute to Russia-EU relations’ modernization. But in the final evaluation, it is certain that Medvedev will not follow a line different than Putin’s one. Medvedev will enforce rule of law and free market economy in Russia and at the same time he will follow more liberal policies in the Russian energy sector. Medvedev is thinking first to take steps that will be welcomed by the middle class in Russia and materialize other steps with the power he will receive from the middle class.
If Medvedev is successful, Brussels may start to see Kremlin as its ally in former Soviet basin and especially in Southern Caucasus. Brussels, in this kind of a situation, may prefer 1990s’ popular concept “Berlin-Moscow axis” as an important instrument in Eurasia.

Thursday, November 20, 2008


Fading American economic and military dominance: Lesser US role foreseen in 2025
Global Research, November 20, 2008
The Daily Times (Pakistan)
Intelligence panel warns of a nuclear arms race in the Middle EastLAHORE: The top US intelligence panel is expected to issue a snapshot of the world in 2025, in a report that predicts fading American economic and military dominance and warns of a nuclear arms race in the Middle East – with the region likely to remain an ‘arc of instability’ over the next two decades. The predictions come from a National Intelligence Council (NIC) report – a draft copy of which is titled ‘Global Trends 2025: A Transformed World’ – slated for release as early as Thursday. “The US will remain the single most powerful country, although less dominant,” according to a ‘working draft’ of the document. Thomas Fingar – deputy director of national intelligence for analysis – gave his long-term assessment before the release of the global intelligence outlook. He said the release of the ‘stimulative document’ was meant to coincide with the transition to the new US administration. Fingar said almost nothing in the document was ‘inevitable’. For the first time, an NIC report makes the ‘assumption of a multi-polar future’. The draft says, “The next 20 years of transition towards a new international system are fraught with risks, such as a nuclear arms race in the Middle East. “If one looks at the globe as a whole, the Middle East ... is one (region) in which almost every problem that will challenge political leadership anywhere on the globe is to be found,” said Fingar. “The challenges in the Middle East will be among the most significant.” The Middle East as a source of oil and gas would remain a focus of international attention, he said, “We see the region at the centre of an arc of instability”. The world’s population is projected to grow by 1.4 billion. However, the world order would be shifting and there would be multiple centres of power – inherently less stable than a world with one or two superpowers, Fingar cautioned. “By 2025 China will have the world’s second-largest economy and will be a leading military power,” says the report. “At its current growth rate, Russia is on a path to become the world’s fifth-largest economy in 20 years.” About terrorism, Fingar said that Al Qaeda’s ideology had a ‘waning appeal’. But the expected population boom in the Middle East means more potential terrorism recruits and weapons may be more lethal.

Tuesday, November 18, 2008

The US grand strategy and the Eurasian heartland in the 21st Century: with special reference to the main Caspian oil export pipeline BTC
Emre İşeri

Abstract

This study is a survey of American grand strategy and of the rising strategic significance of the Caspian region and its surroundings, which we define as the “Eurasian Heartland,” to use Sir Halford Mackinder’s term, in the twenty-first century. Its purpose is to examine the geo-strategic dimensions of this region as it relates to US grand strategy in the twenty-first century. Our methodology is based on offensive realism in combination with hegemonic stability theory and balance of threat theory. Therefore, this study assumes that great powers are always looking for opportunities to attain more power, mainly Susan Strange’s ‘structural power’, in order to feel more secure. This outlook has led us to assert that the main objective of US grand-strategy is global hegemony. For the success of this strategy political control over the life blood of modern economies, oil, plays a viable role. We have considered US grand-strategy as a combination of war-time and peace-time strategies and argued that the Eurasian Heartland has several geo-strategic dimensions beyond its wide-rich untapped hydro-carbon reserves. For our purposes, we have relied on peace-time strategy of supporting costly Baku-Tbilisi-Ceyhan (BTC) pipeline to integrate regional untapped oil reserves to US controlled energy market. This pipeline’s contribution to the US grand-strategy is assessed in relation to Eurasian regional powers, the EU, India, Russia and China.

Key words: The US, Eurasia, grand strategy, oil, pipelines, Baku-Tbilisi-Ceyhan (BTC)


From the Caspian Sea to the Mediterranean. Militarization of Strategic Energy Corridor
Well-oiled friendship or political pipe dream?
By Ruben Zarbabyan
Global Research, November 16, 2008
Russia Today - 2008-11-14
A meeting to discuss the diversification of Europe’s energy supply in under way in Baku, the capital of Azerbaijan. Members of the GUAM Organisation for Democracy and Economic Development are in talks with several Baltic and Black sea countries as well as with global energy players. RT looks at the summit’s visitors and its agenda.
With Turkey, Poland, Ukraine, Lithuania, Estonia, Latvia, Romania, Bulgaria, the U.S., Kazakhstan, Turkmenistan, Georgia, and the EU being represented in Baku, it is easier to point out those who won’t be at the Baku Energy Security Summit: Russia.This hardly comes as a surprise, as all the issues on the agenda are more or less related to reducing the reliance on Russia as an energy supplier, whose role is being reduced every year, according to experts.Combating the reliance on Russia since 1918Russia’s monopoly on energy supplies to Europe has long been a concern for the latter, and seeking to diversify its sources of hydrocarbons, Europeans have set their sights on the Caspian countries.It is known that the late British Empire made a desperate attempt to gain control over the region by invading Baku during the Civil War in the Soviet Union as early as 1918, and since then Caspian oil hasn’t become less popular.With proven oil reserves in the Caspian Basin (belonging to Azerbaijan, Russia, Kazakhstan, and Turkmenistan) comparable in size to the North Sea’s, it is the sole source of oil available in the region apart from Russia.The biggest obstacle preventing the delivery of Caspian oil to European consumers is transportation. Since the 1960s Russia has had major pipelines connecting it with Europe through Ukraine, while the first non-Russian pipeline transferring oil from the Caspian Basin – the 1,768-kilometre-long Baku-Tbilisi-Ceyhan – started operating in May 2005.Of course passing through countries with many frozen conflicts, it’s hardly the most reliable route in the world. A major blast in Turkey’s Erzincan Province, attributed to the Kurdistan Workers Party, disrupted it for 19 days in August 2008.And even while intact, the Baku-Tbilisi-Ceyhan supplies only 1 per cent of global demand, so the energy supply to Europe still remains a major work area for some former Soviet countries.Eleven-year-old organisation becomes useful at lastEnergy issues gave purpose to the GUAM Organization for Democracy and Economic Development, an organization formed in 1997 by four former Soviet republics – Georgia, Ukraine, Azerbaijan and Moldova.It was created with a broad list of functions to combat Russian influence in the region, but remained largely unused, before the Orange Revolution in Ukraine and Mikhail Saakshvili’s coming to power in Georgia.After that GUAM intensified its cooperation within eight working groups: power engineering, transport, trade and economics, information and telecommunications, culture, science and education, tourism, fighting terrorism, organized crime and dissemination of drugs.However, energy has been, is and will remain the main area of cooperation and the driving force of the organisation. GUAM members became the key participants of the pro-Western energy summits held in Krakow in May 2007, in Vilnius in October 2007 and in Kiev in May 2008.Two-day Baku Energy Summit is the fourth.Key transportation corridor to be discussedThe main agenda of the summit includes:- re-exportation of Turkmen and Kazakh oil and gas resources to Europe, bypassing Russia through Azerbaijan;- sustainability of energy sources and routes;- safety and protection of hydrocarbon pipelines;- acceleration of energy projects.A big topic at the summit will be the Euro-Asian Oil Transportation Corridor, which is basically an enlarged version of the project to extend the Odessa-Brody oil pipeline from Ukraine to Poland.Completed in 2001 up to Brody near the Polish border, that pipeline remained empty for three years as Russia chose to sell its own oil, instead of transferring Kazakh oil to Odessa. In 2004, Russian oil companies began to transfer oil from Brody to Odessa. However, Ukraine still looks to extend this pipeline so that it can carry Azerbaijani oil arriving from the Georgian port of Supsa to Odessa and then take it to the Polish refinery at Plock and potentially to the port of Gdansk.Some 500 kilometres of pipeline have to be built for that to happen.The Nabucco pipeline will be discussed as well.Members come, members goOf course geopolitical issues are never far away from energy.Internal problems that exist in each of the GUAM countries remain obstacles to an efficient integration process.Ukraine's Crimea has a Russian population of 70 per cent, and faces additional problems with Crimean Tatars who seek the establishment of a national autonomy.Azerbaijan is still short of solutions on the Nagorno-Karabakh issue, and doesn’t have control over several areas near it.In Moldova, the situation of the breakaway Transdniester region remains unresolved - 16 years after it started. Russian peacekeeping forces have been stationed there.Any shift in the world’s geopolitical balance (like the recognition of Kosovo, Abkhazia and South Ossetia) is destined to have a big impact on GUAM. Its failure to accomplish anything significant has already lost it some members. But it continues to gain new ones.In 1999, the organisation was renamed GUUAM due to the membership of Uzbekistan, who signed its charter in 2001 only to withdraw in 2005, after the country’s President, Islam Karimov, failed to attend the summit in Chisinau, Moldova.A similar situation is now on the cards with Moldova’s president, Vladimir Voronin, who failed to show up at GUAM summits for two years in a row and is absent at Baku too.Meanwhile, GUAM also looks for new members, after giving Turkey and Latvia a permanent observer status in 2005. After Kazakhstan and Turkmenistan reacted on the idea of joining GUAM without enthusiasm, the organisation turned their sight on countries in Eastern Europe.That’s why Bulgaria’s President, Angel Marin, Lithuania’s Valdas Adamkus, Poland’s Lech Kaczynski, Romania’s Traian Basescu, Latvia’s Valdis Zatlers, Turkey’s Abdullah Gul, as well as Estonia’s Prime-Minister, Andrus Ansip, Hungaria’s Ferenc Gyurcsany, Greece Development Minister, Christos Folias and top energy officials from Kazakhstan and Turkmenistan are all at the energy summit discussing their roles in the development of alternative energy routes.U.S. Energy Minister Samuel Bodman is there too to encourage them, while his EU counterpartj, Andris Piebalgs, who left Baku just days ago, is back again to stress the importance of the Nabucco pipeline project.

Monday, November 03, 2008

Energy Security and the PKK Threat to the Baku-Tbilisi-Ceyhan Pipeline
October 6th, 2008 ·
By Nihat Ali Özcan, Saban Kardas
In the wake of the conflict in Georgia, the future of energy transportation from the Caspian basin and Central Asia to world markets is once again on the agenda. By looking at the attack by the Kurdistan Workers’ Party (PKK) on the Baku-Tbilisi-Ceyhan (BTC) pipeline in August, we will discuss how growing instability in the region highlights the interconnectedness for Turkey of security of energy pipelines, terrorism and regional stability.

Given the political, military and economic implications of oil and natural gas production and transportation, one can better appreciate the search, on the part of producers, investors and consumers, for cheaper and more secure energy transportation routes. Even a seemingly technical decision over the optimal transportation lines is shaped by political competition. The rivalry is present at all stages of energy transportation including project, construction and management. Such struggles range from securing investment capital to sharing profits, providing physical security, and ensuring political stability in the countries involved.

Today, in addition to their high economic value, energy pipelines play important roles in diplomatic, economic, military and ecological terms. In addition to offering immediate economic benefits to transit and terminal countries, pipelines may act as the building blocks of alliances and boost cooperation among states. Likewise, pipelines may shape domestic politics in countries that are increasingly dependent on imported energy for heating or power.

One strategy that appeals to countries situated astride alternative pipeline routes is to engage in activities designed to undermine the profitability of rival existing routes and render them risky for investors. Since investors will be discouraged from financing projects in volatile and insecure regions, destabilizing rival routes by sponsoring terrorist or insurgent organizations that operate in the transit corridors is a common strategy.

It is widely documented that terrorist groups around the world often attack energy pipelines and the personnel working there. Through acts of sabotage, bombing and kidnapping, terrorist or insurgent groups may seek to derail the construction of pipelines or the flow of oil or gas. Such attacks have occurred in many countries, including Colombia, Nigeria, Sudan, Algeria, Iraq, and Saudi Arabia. Likewise, during the last 25 years, the PKK has threatened the security of pipelines running through Turkish territory and from time to time has mounted actual attacks on them.

Various reasons explain why pipelines are targeted by terror organizations and their sponsors. First, the direct and indirect impact of pipelines on society makes them highly valuable targets. The effects of attacks range from the interruption of heating in winter conditions to environmental disasters, fluctuations in world energy markets, and diplomatic and legal disputes over compensation. These repercussions empower terrorist organizations in terms of bargaining power and propaganda purposes. Second, because securing infrastructure is extremely difficult, the physical vulnerability of pipelines and related facilities make them easy targets. Given the availability of explosives, blowing up pipelines can be accomplished by terrorists easily, further complicating security. Third, since petroleum and natural gas can easily ignite, terrorists prefer to attack them with explosives. Despite many safeguards developed to reduce the impact of sabotage acts and resume the operation of pipelines through quick repairs, overall pipelines are still considered vulnerable targets.[1]
The PKK and Kirkuk-Yumurtalik Pipeline.
Turkey has two strategically important trans-border pipelines, aside from the ones serving domestic needs: Kirkuk-Yumurtalik and Baku-Tbilisi-Ceyhan. When the Nabucco pipeline project is finalized it will connect the Baku-Tbilisi-Erzurum (Turkey) and the Tabriz (Iran)-Erzurum gas pipelines to Austria, feeding extensive European gas networks (see nabucco-pipeline.com). During the deliberations over the selection of these projects, their implementation, and the administration of pipelines, multinational companies had to factor the instability caused by the PKK’s terror campaign into their calculations, making the PKK an indirect player in the game.

Turkey completed the construction of the first strategic oil pipeline, Kirkuk-Yumurtalik, between 1978 and 1984. It was completed in 1984, the year when the center of gravity of the Iran-Iraq war shifted from the Persian Gulf to northern Iraq. Having benefited enormously from oil revenues in financing the war, Iraq negotiated with Turkey to build a parallel line. To undermine the feasibility of Kirkuk-Yumurtalik pipeline, Iran supported the Kurdish peshmerga forces in Northern Iraq and the PKK in Turkey. [2] Coincidentally, the PKK initiated its terror campaign around the same time (Hurriyet, Milliyet, Cumhuriyet, August 18, 1984).
The PKK and the Baku-Tbilisi-Ceyhan Pipeline
The new political geography of the Caucasus and Central Asia following the dissolution of the Soviet Union led to a power struggle between Russia, Iran and Turkey. More importantly, the growing demand for energy worldwide directed the attention of the developed countries seeking to diversify their suppliers to the vast energy resources in these regions. [3] The discussions concerning the transportation of Azerbaijan’s energy resources to the world markets brought Turkey to the forefront, agitating Iran and Russia.

The BTC route emerged as the most efficient option for the transportation of Azeri gas and oil to the West. It was eventually expected to be expanded to carry the rest of the Caspian basin resources. Since the lynchpin of these developments was the transportation of Azeri and Caspian resources to the West in circumvention of Russian-controlled lines, preventing or delaying the BTC project was in the interests of Russia, Iran and Armenia. Russia was concerned about losing its influence in the region and being left outside the calculations concerning the Caspian region. Iran was worried that oil revenues might boost Azerbaijan’s power and increase separatist sentiments among Azeris in Iran. Armenia was naturally irked by the close relations between Azerbaijan and Turkey and by the likely increase in Azerbaijan’s power.

The strategy of Russia, Iran and Armenia was based on portraying the BTC corridor as risky and unstable. Through acts of omission and commission they contributed to this perception in the 1990s. Armenia’s conflict with Azerbaijan in 1993 and its invasion and ongoing occupation of Nagorno-Karabakh played a role in perpetuating instability in the Caucasus. Russia’s support for Armenia and meddling in the domestic affairs of Azerbaijan and Georgia in 1992-1993 prompted instability in these countries. The escalating PKK violence inside Turkey raised questions about the safety of the transportation corridor, further delaying the project.

During the debates on the Baku-Ceyhan pipeline, the Turkish Armed Forces (TSK – Turk Silahli Kuvvetleri) came close to eliminating the PKK through a cross-border operation in northern Iraq in September 1992. The PKK had to relocate to camps in Zeli in northern Iraq, far from the Turkish border. The deteriorating conditions forced PKK leader Abdullah Ocalan to declare a unilateral ceasefire in March 1993 (Hurriyet, March 15, 1993). In May 1993, during his visit to Turkey, the Azerbaijani prime minister signed the contract for the construction of the pipeline. In the intervening period, the PKK maintained close ties with Iran and Russia. [4] On May 24, 1993, the PKK resumed violence, ambushing a military convoy on the Elazig-Bingol highway, killing 33 recruits discharged from their duties (Hurriyet, May 25, 1993). As the TSK intensified its counter-terrorism operations, the conflict escalated. Consequently, growing instability in the energy corridor forced investors to suspend the project.

Around the same time, Russia and Iran stepped up their efforts to sell Turkey their natural gas. The Blue Stream pipeline (a trans-Black Sea natural gas pipeline supplying Russian gas to Turkey) that increasingly rendered Turkey dependent on Russian gas was initiated under these conditions.[5] Similarly, Turkey signed a contract with Iran for the construction of a pipeline to carry Iranian gas to Turkey. The resumption of the BTC project came only in the early 2000s, after Turkey expended enormous resources to capture Ocalan and bring the PKK violence under control.

New Russian Security and Foreign Policy Doctrine

Russian foreign and security policies in the Putin era were centered on a new doctrine that sought to channel energy revenues to the realization of Russia’s strategic priorities (Eurasianet.org, February 1, 2006). Rising energy prices after the Iraq war and the increasing demand for oil worldwide provided perfect conditions for implementing this project. The sustainability of this approach depends on the maintenance of Russia’s influence over ex-Soviet countries, and the continuation of the West’s dependence on hydrocarbons and continuing high energy prices.

Russia’s interest in the production, marketing and transportation of oil and natural gas is particularly visible in the case of the BTC, hence in its policies as well toward Azerbaijan, Georgia and Turkey. Anxious to diversify energy supply routes and break down Russia’s dominance, the United States and the European countries have grown increasingly interested in the BTC as well as other routes through Turkey. Although, the BTC and the Baku-Tbilisi-Erzurum gas pipeline are buried underground, concerns over their security never fully disappeared. [6]
In this context, the recent conflict in Georgia has refocused the attention to energy security in the Caucasus. Coincidentally, prior to the outbreak of hostilities in Georgia, the BTC came under attack on August 5, 2008, disrupting the oil transportation for 14 days (see Eurasia Daily Monitor, August 8). The pipeline had been pumping 850,000 to 900,000 barrels per day before the explosion. Although some 200,000 barrels per day were diverted to underused pipelines running through Russia and Georgia, the financial loss over 14 days still came to over 1 billion dollars (see U.S. Department of Energy, Energy Assurance Daily, August 8). The oil that burned, expenses for putting off the fire, personnel and repairs cost another 20 million dollars.

These economic losses aside, the security of the BTC corridor and reliability of Turkey as an alternative supply route again came into question, as in the 1990s. During the invasion of Georgia, the Russian army did not destroy the BTC pipeline but some railways and trains used for oil transportation were destroyed. The interruption of the railways and the sabotage of the pipeline temporarily forced Azerbaijan to divert some of its crude oil through routes controlled by Russia (RFE/RL, September 2). In the wake of the Georgian crisis, Azerbaijan is wary of the idea of bypassing Russia entirely in energy transportation, as reflected by the cool reception U.S. Vice President Dick Cheney received during his September 3 visit to urge Baku to commit to pipeline routes that would avoid Russian territory. [7]

In the coming days, the debate on energy security and alternative energy corridors is likely to intensify. If Turkey cannot counter economically and politically costly attacks on pipelines in its territory and prevent instability in the surrounding regions, it will face enormous consequences. Not willing to incur billion dollar losses in every attack, multilateral corporations might explore alternative routes, and seek compromise with the PKK to cease its attacks on the pipelines. As a country aspiring to become a major transportation hub connecting Middle Eastern and Caspian hydrocarbon reserves to Europe, Turkey will come under pressure to ensure security at home and in its neighborhood. Through its diplomatic initiatives, such as the proposal for a Caucasus Stability and Cooperation Platform, it has sought to stabilize relations in the Caucasus region (Today’s Zaman, August 19). Likewise, it has to restore the credibility of its territory as a secure route, especially given its plans to push for the Nabucco pipeline and discussions on the integration of trans-Caspian pipelines into the BTC.

Turkey’s ambitions will paradoxically make it a target of the actors seeking to discredit the routes stretching through Turkey. As long as Turkish territory remains one of the main theaters of battle over energy transportation, the interest in the PKK either from Turkey’s regional competitors or from the West will not cease. The motivations that led the PKK to sabotage the BTC in August are unclear. In any case, this move shows that the PKK closely follows regional developments and is in search of new roles and potential supporters. By targeting the BTC pipeline, the PKK might have been attempting to find new strategic partners. There are grounds to be concerned that the PKK may be receiving limited international support, though as of yet no definitive evidence is available. This sabotage was the PKK’s first attack on the BTC; interestingly, it came on the eve of the crisis in the Caucasus. As the attack broke with the movement’s long-standing caution in avoiding alienating Europe and the United States, it is possible the PKK may have received guarantees from other potential sponsors. Given Russia’s record of limited support for the PKK in the past (such as harboring PKK leader Abdullah Ocalan), the August 5 PKK attack on the BTC pipeline may have to be analyzed within the context of broader debates on the future of energy transportation in the region and Russia’s attempts to solidify its dominant position as the major supplier of Caspian and Central Asian energy reserves.

Notes:
1. See “Threats to Oil Transport,” Institute for the Analysis of Global Security, n.d., http://www.iags.org/oiltransport.html; “Terrorism and Oil Make Volatile Mix,” Pipeline & Gas Journal, May 2006, pp.32-33. http://www.oildompublishing.com/PGJ/pgjarchive/May06/terrorism.pdf.
2. Nihat Ali Ozcan, PKK (Kurdistan Isci Partisi) Tarihi, Ideolojisi ve Yontemi, Ankar, ASAM Yayinlari, 1999, pp.222-237.
3. A. Necdet Pamir, Baku-Ceyhan Boru Hatti, Ankara: ASAM Yayinlari, 1999.
4. For PKK-CIS relations, see reports submitted to the 5th Congress of the PKK, Vol. 2, Damascus, 1995, pp.569-586; on PKK-Iran relations, see pp.553-567.
5. Firat Gazel, Mavi Akim, Istanbul: Metis Yayinlari, 2003).
6. For an account of the motivations of regional actors to destabilize the BTC, see: Gal Luft, “Baku-Tbilisi-Ceyhan Pipeline: Not Yet Finished and already Threatened,” Energy Security, November 4, 2004 .
7. Mete Goknel, “Kafkas Krizinin Ardindan Enerji Kaynaklari Konusundaki Gelismeler,” September 11, 2008, http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=2620&kat2=2.

EXPLOSION RAISES QUESTIONS ABOUT THE SECURITY OF THE BTC PIPELINE

By Gareth Jenkins
Friday, August 8, 2008
On August 5 there was an explosion and subsequent fire on a section of the Baku-Tbilisi-Ceyhan (BTC) oil pipeline running through eastern Turkey, resulting in the flow of oil through the pipeline being halted. By August 7 the fire was reported to be under control, although it was not expected to be completely extinguished until August 9. On August 8 officials from Turkey’s state-owned Turkish Pipeline Company (BOTAS) predicted that it would take another 10-14 days for the pipeline to be repaired, with some forecasting that it could be as much as three months before the pipeline was once again operating normally (Today’s Zaman, August 8).Initially, Turkish officials reported that the explosion was the result of a technical malfunction (Dogan Haber Ajansi, August 6). On August 7, however, the People’s Defense Force (HPG), the military wing of the Kurdistan Workers’ Party (PKK), issued a statement claiming that the explosion was the result of sabotage by one of its units (Firat News Agency, August 7). Turkish officials have now backed down from their previous conviction that the explosion was caused by an accident. On August 7 Turkish Energy Minister Hilmi Guler told Turkish journalists that officials would have to wait until the fire had been extinguished before conducting a thorough investigation to determine the cause of the explosion. “It is too early to say anything for certain,” said Guler (Anadolu Ajansi, August 7). The Turkish television news channel CNNTurk quoted unidentified BTC officials who had visited the site as saying, “We haven’t seen any signs of an explosion that would indicate sabotage, but the cause will only become clear after the fire has been extinguished” (CNNTurk, August 7).The first oil was pumped into the 1,100 mile (1,770 kilometer) pipeline in Baku on May 10, 2005, reaching Ceyhan on May 28, 2006. BTC currently carries around 1 percent of the world’s total oil supply. The pipeline includes eight pumping stations. There are valves positioned at regular intervals along its route to limit any oil spills. Concerns about the pipeline’s possible vulnerability to terrorist attacks were one of the main reasons for it being buried at a depth of at least 3 feet (1 meter) along its entire length; the valves, however, are exposed.Eye witnesses reported that at around 23:00 local time on August 5, there was an explosion at valve number 30 in Refahiye County in Erzincan Province. The explosion was followed by a fire, sending flames up to 160 feet (50 meters) into the air (Hurriyet, August 6). BTC officials immediately closed valves 29 and 31. The estimated 12,000 barrels of oil in the pipeline between valves 29 and 31 were left to burn out (Today’s Zaman, August 8).Statements issued by the HPG are not always accurate. For propaganda purposes, the organization regularly inflates the number of Turkish soldiers killed in firefights, while disguising its own losses. Nor is it unknown for the organization to claim responsibility for incidents that it did not commit and to deny responsibility for those that it did, particularly if they result in high civilian casualties. In claiming responsibility for the Refahiye explosion and fire, the HPG did not provide any details of the attack, merely promising make them public at an unspecified later date (Firat News Agency, August 7).However, although it is still unclear whether the explosion of August 5 was the result of a PKK attack, there is no doubt that in recent months the organization has become more willing to risk alienating Western opinion.Until fall 2007, the PKK was reluctant to antagonize the United States, partly because it was eager to be removed from the State Department’s list of proscribed terrorist organizations, but mainly because it relied on Washington to prevent Turkey from launching any military attacks against the organization’s man bases in northern Iraq. In November 2007, however, the U.S. finally agreed not only to allow Turkey to strike at PKK bases in northern Iraq but also to provide Ankara with intelligence on PKK positions (see EDM, November 6).For similar reasons, the PKK was also wary of alienating the EU. Although it continued to conduct an urban bombing campaign in western Turkey, including targeting the country’s tourism industry, the PKK tried to distance itself from the resultant civilian casualties by using a “front” organization called the Kurdistan Freedom Falcons (TAK). The main reason appears to have been a fear that, if it could be held responsible for attacks on civilians, the countries of the EU would clamp down on its support organizations, particularly in Germany, whose 500,000-strong Kurdish minority provides a substantial proportion of the PKK’s funding and forms an important platform for its propaganda activities. However, in spring 2008 the German authorities began to crack down on PKK support organizations, culminating on June 19 in the banning of the PKK’s main television production company in Germany (see Terrorism Monitor, July 25).As a result, the PKK no longer has the same incentive to avoid alienating either the United States or the EU and no longer appears to be operating under its former, self-imposed restraints. On July 8 a HPG unit seized three German mountaineers in eastern Turkey, the first time the PKK had kidnapped foreigners in over a decade (see Terrorism Monitor, July 25). On July 27, 17 civilians were killed and 154 injured in 2 bomb explosions in central Istanbul, the largest death toll in a terrorist attack in Turkey since the Al-Qaeda suicide bombings of November 2003. Despite the organization’s denials, all the evidence points to the PKK (see Terrorism Focus, August 5).The Turkish authorities have a considerable incentive to try to blame the explosion and fire of August 5 on an accident, as Turkey is legally responsible for the security of the BTC pipeline and thus financially liable to the oil companies for any losses as a result of a terrorist attack. Turkey would also be financially responsible if, as is possible, the explosion of August 5 was the result of an attempt by criminal groups to steal the oil. There have been such attempts in the past.However, even if the PKK did not attack the pipeline on August 5, the alacrity with which the HPG claimed responsibility for the explosion indicates that, at the very least, the organization undoubtedly now regards the BTC as a legitimate target.

Türkiye üzerine bir komplo teorisi
BTC'nin güzergâhı neden değişti?


BOTAŞ eski Genel Müdürü ve BTC'nin fikir babası Mete Göknel, ilk güzergâhın farklı olduğuna dikkat çekiyor. Göknel'e göre, yapılan anlaşma gereği, Türkiye'yi de içine alacak bir Kürt Devleti kurulmak istenirse kuzey sınırı güvence altına alınabilir.
Hazar petrollerini dünya pazarına ulaştıracak BaküTiflisCeyhan (BTC) ham petrol boru hattı yaklaşık bir yıldır faaliyette. Ceyhan'dan ilk petrol, boru hattının ilk konuşulmaya başlandığından tam 14 yıl sonra geçtiğimiz yılın mayıs ayında Ceyhan terminalinden yüklendi. Aradan geçen sürede yüzün üzerinde gemi milyonlarca varil petrolü uluslararası pazarlara götürmek üzere terminalden demir aldı. BTC, hem Türkiye'ye hem de hissedarlarına milyonlarca dolar kazandırıyor. Türkiye'nin bölgede elde ettiği stratejik önem cabası.BOTAŞ eski Genel Müdürü Mete Göknel, BTC petrol boru hattının fikir babası. Hatta zamanın bürokratları projeyi "Mete'nin Ütopyası" olarak adlandırıyormuş. Bu nedenle asrın projesinin devreye alınmasını konuşmak için ziyaret ettiğimiz Göknel, daha önce dile getirilen ancak pek dikkat çekmeyen bir durumu gündeme getiriyor. BTC hattının sınırıyla sözde Kürdistan'ın sınırının çakışmasına vurgu yapan BOTAŞ eski Genel Müdürü, ilk projenin farklı olduğunu belirtiyor. "Ben görevden alındıktan sonra hat bir süre sürüncemede kaldı ve güzergâhı değişti" diyor. BTC projesi nasıl başladı? Şubat 1992'de BOTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine geldim. O dönemde bizde petrol boru hatları ile ilgili başlamış bir şey yoktu. Sadece 1991 yılının sonunda o zamanki Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Türkmenistan'a yaptığı bir ziyarette yapılmış "bir çalışma grubu kurulsun" diye bir anlaşma vardı. O da Türkmen gazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya satışı ile ilgili. Tekfen de bu işin içindeydi o zaman. Onlar da İran üzerinden gelen bir rota üzerinde çalışıyorlardı. Petrol ile ilgili bir çalışma yoktu. Ancak şöyle bir haritaya baktığınız zaman bu şirketlerin yani Hazar havzasındakilerin hiçbirinin uluslararası pazara çıkış rotası olmadığı için Türkmen gazının yanında biz ağırlığı petrole vermeyi kararlaştırdık arkadaşlarımızla. Fikir mimarı benim diyorum çünkü ondan evvel hiçbir kayıtta geçmiyor. İlk önceleri çevremde ve hatta bakanlıkta bile "Mete'nin Ütopyası" diye anıyorlardı projeyi. O dönemde işin içinde olan BP, Amoco, Statoil gibi bütün şirketler karşıydılar Türkiye üzerinde Ceyhan'a inen projeye. Karşı olma gerekçeleri neydi peki? Karşı olma gerekçelerinin ekonomik ve teknik olduğunu söylüyorlardı ama biz onlara ekonomik ve teknik yapılabilirliğini hep anlattık. Ona rağmen devamlı karşı çıkıyorlardı. Mesela maliyetlerde 50 ila 100 bin dolar oynayacak rakamları bile biz onlara anlatıyorduk. "Rantabl" olmadığını söylüyorlardı. Sürekli olarak Karadeniz'e çıkacak hatlarla ilgileniyorlardı. Ve daha sonra da gemi taşımacılığı ile boğazlardan geçirmeyi planlıyorlardı. Supsa ya da Novorossisk'e çıkacak hattı savunuyorlardı. Boğazları geçemez dediğimiz zaman ise Trakya'yı baypas edecek hattı ileri sürüyorlardı. İğneadaİbrikbaba'ya gidecek bir hattın daha uygun olacağını sürekli olarak empoze eder durumdaydılar. Biz onlara "hayır" dediğimiz zaman bize, BurgazDedeağaç hattını aba altından sopa gösterir gibi koydular. Bunun da maliyetlerinin yüksek olduğu ortadaydı. Bir tek makul olan Ceyhan rotasıydı. Bana göre o zaman buna karşı gelmelerinin, zorluk çıkarmalarının bir sebebi de o zamanki çalışmalarda boru hattını BOTAŞ, yani Türkiye yapıyordu. Boru hattını Türkiye sahipleniyordu. Ve projenin yüzde 25'i Türk tarafında oluyordu. Çalışmalar öyleydi. Ama şimdiki durumda biliyorsunuz ki Türkiye'nin TPAO ile sadece yüzde 6.53 payı var. Türkiye'nin payı neden düştü? Nasıl KerkükCeyhan ham petrol boru hattı var; Türkiye içerisindeki bölüm Türkiye Cumhuriyeti'nin malıdır. BTC'nin de bizim topraklarımızda olan kısmı BOTAŞ'ın dolayısıyla Türkiye'nindi. Hattan akan petrol, hattın işletmesi, terminal hepsi. Böylece Türkiye şimdi olduğu gibi taşeron olmayacaktı. Ancak, araya bir sürü inkıtalar girdi, bir nevi sahipsizlik oldu, bu nedenle 1999'da imzalanan son anlaşma ile Türkiye'nin hissesi yüzde 6.53'e kadar düştü. Bu da TPAO'nun Azeri Çıralı Güneşli petrol sahasındaki konsorsiyumunda bulunan hissesine karşılık geliyor. Yabancılar karşıydı dediniz projeye, sonra nasıl ikna ettiniz? Hazar havzasındaki petrolün dünya piyasasına ulaştırılması için çeşitli projeler konuşuluyordu. Bunlar daha çok Hazar'dan Karadeniz'e inen hatlardı. Biz ise bu kadar petrolü Boğazların kaldıramayacağını raporlarla şirketlere anlattık. Böylece yabancı petrol şirketlerinin BOTAŞ projesinin ma liyetlerini artırıcı ve olumsuz kılma amaçlı gayretlerine rağmen Hazar petrollerini Ceyhan'a indirecek boru hattı teklifimiz Şubat 1993'te Bakü'de yapılan toplantıda kabul edildi.İlk rotamız Tiflis'ten geçmiyordu. Onu da söylemem lazım. Ermenistan geçişliydi. Ondan sonra Ermenistan rotasına Azerbaycan karşı olduğu için biz Ermenistanİran sınırından geçen bir proje hazırladık. Onda da sıkıntılar çıktı. Burada sıkıntı uluslararası finans kurumlarından kaynaklandı. Onlar İran'dan geçecek bir projeye, değil 60 km, 6 metre dahi olsa para vermeyeceklerini açıkladılar. Sonra rotayı Bakü yani Sangaçal'den başlayan Kura Nehri Vadisi'nden, Tiflis daha sonra Çıldır Gölü'nün batısından gelip Erzurum'dan da aşağıya Atatürk Barajı'nın doğusundan inerek IrakTürkiye petrol boru hattına bağlayacak şekilde çizdik. Batılı şirketler bize, "Efendim buradan gidemezsiniz, PKK terörü var" dediler. Bunlara bir görüşme sırasında Süleyman Demirel çok güzel bir cevap verdi, o zaman Başbakandı. "Türkiye kendi toprağına, kendi malına sahiptir. Türkiye kendi topraklarında aciz değildir" dedi. Kaç yılında oldu bu görüşme? 1993'ün başlarında. "Türkiye kendi toprağını korumaktan aciz değildir. Gerekirse her metresine bir neferini diker yine sahip olur" dedi. Yani benim o zaman hissettiğim, bunlar bize bu gücü vermek istemiyorlardı. Ama yine de rota değişti... Ondan sonra değişti. Arada çok ilginç gelişmeler yaşandı. Bu projeye emek veren birileri vardı BOTAŞ'ta. Mesela Yaşar Yakış Dışişleri Bakanlığı'nda müsteşar yardımcısıydı o zaman. Benim görevden alındığım 1993'ün Kasım ayında Yaşar Bey Mısır Büyükelçisi oldu. Genel Müdür Yardımcısı Tevfik Okyayüzü dış ekonomik ikili ilişkilerle ilgiliydi. Bütün sözleşmeler ve diğer konular hep Tevfik Bey'deydi. Yakın temasımız vardı. Tevfik Bey Gürcistan'a büyükelçi oldu. Mehmet Ali Bayar, ki ben onun oradaki emeğini inkâr edemem, büyükelçiden çok, gerek hükümet gerekse istihbarat yönü çok kuvvetliydi Bakü'de. Onun çok yardımı olmuştur. Mehmet Ali Bayar da New York'a tayin edildi. Bunların hepsi aynı ayda mı oldu? Evet. Deniz Bölükbaşı vardı yine, Dışişleri'nde boğazlarla ilgili dairenin başındaydı. O arkadaşı mız da bu uluslararası toplantılarda bu şirketlere boğazlardan geçilemeyeceğini sürekli anlatıyordu. Bilhassa İstanbul Boğazı'ndan geçilemeyeceğini savunan bir arkadaşımızdı. O da dışarıya tayin oldu. Yani birden enteresan bir şekilde 1993 sonunda bir boşluk oluştu. Ben görevden alındım, 12 ay içinde öbür arkadaşlar da başka yerlere tayin oldu. Proje takip edilmedi. 1994 sonunda olmayacak bir şekilde İngiliz Brown Roots firmasının çıkardığı BaküSupsa erken petrol boru hattı diye bir proje ortaya çıktı. Ve Türkiye de bunu sahiplendi maalesef komşunun bahçesinden geçen yolu. Bayağı bir süre bunun üzerine çalışmalar yapıldı. Ve o dönemde de Ceyhan ikinci plana atıldı. Zaten Karadeniz'e o petrolün çıkarılması Türkiye'nin bütün savunduğu boğazlar ve diğer bütün tezlerine karşıydı. Peki, Türkiye neden kendi tezlerine tamamen karşı bir projeyi sahiplendi sizce? Anlaşılabilir bir şey değil çünkü. Tamamen "hissi" gibi geliyor bana. Ama sonunda çok kısa bir zamanda bu proje de fos çıktı. Ondan sonra Mesut Yılmaz zamanında yeniden Ceyhan projesi alevlendi. Ve o dönemde Alman PLE firmasına bu proje yaptırıldı. Ve bir baktık ki Erzurum'a kadar hat bizim çizdiğimiz gibi geliyor. Erzurum'dan sonra daha batıya gidip Sivas'tan Ceyhan'a iniyor. Rotanın değişmesini kim istedi sizce? "Yabancı petrol şirketleri böyle istiyorlar" dendi. Daha uzun oluyor eskisine göre. Evet daha uzun. Ayrıca daha da pahalı. Şimdiki hattın maliyeti 1.9 milyar dolara çıkıyor. Bizim çizdiğimiz rota inşa edilseydi maliyeti daha az olurdu. Ayrıca, Kuzeydoğu Anadolu fay hattının üzerinde. Bizim hiç aklımıza gelmemişti ilk projeyi belirlerken. Sizce nedir o zaman sebep? Bana bir arkadaşım 23 sene evvel bir notla birlikte bir harita yolladı. Notta, "Boru hattının proje rotasının Türkiye'deki Kürdistan diye tarif edilen bölgenin sınırı olduğunun farkında mısın?" diye yazmış. Bu harita bir Amerikan sitesinde yayınlanmış (www.globalsecurity.org/military/world/ war/kurdistanmaps.htm). Ondan sonra o siteye girdim. Altı tane haritayı indirdim. O haritalarda tarif edilen sınırların üzerine bakarsanız, BaküTiflisCeyhan'ın Türkiye'deki rotasının Kürdistan sınırının tam üstüne geldiğini görüyorsunuz. Ondan sonra komplo teorilerine gidiyorsunuz. Komplo teorilerinde de şu çıkıyor: Hükümetlerarası anlaşmada güvenlik maddesi bulunuyor. Buna göre Türkiye'nin boru hattı sahiplerine verdiği bir güvence var. Çünkü boru hatları artık yabancının. Bu güzer gâh da yabancının, onu yabancıya verdiniz. Gerek içindeki petrolün, gerekse pompa istasyonundan, boru hattından adamlarına kadar güvence altına alınacağına dair teminat veriyor Türkiye. Eğer bunda Türkiye bir zafiyet gösterirse o zaman konsorsiyumun yani boru hattının sahibi olan BTC konsorsiyumunun özel güvenlik sistemi kurma hakkı var. Özel güvenlik dediğiniz zaman da bir otel işletmesi ya da site güvenliği gibi düşünmeyin, uluslararası güvence isteyebiliyor. Örneğin NATO gibi. Uluslararası güvence dediğiniz zaman kendi toprağınızda yabancı askerleri kabul ediyorsunuz. Gürcistan bunu yaptı. Şu anda Gürcistan'da uluslararası güç bulunuyor. Boru hattının güvenliğini uluslararası güç sağlıyor. Uluslararası güç dediğimiz zaman da yüzde 90'ını ABD askerlerinin oluşturduğu bir sistem. Çok enteresan bir şey bu. Tamam bu bir komplo teorisi ama olaylar bizi bir yere doğru taşıdı. Bir bakıyorsunuz ileride burada böyle bir güvenlik şeridi oluşabilir. Olmaz ama, bunlar yarın öbür gün Türkiye'yi bölüp de Kürt devleti kurmak isterlerse, bu yeni devletin güvenliği otomatikman sağlanmış olacak. Kıbrıs'taki yeşil hat gibi öyle bir hat meselesi bile gündeme gelebilir. Eğer Türkiye bir zafiyet gösterirse. Peki bu duruma karşı alınmış bir önlem var mı şu anda Türkiye tarafından?Şu anda hiç kimsenin rahatsızlık duyduğuna inanmıyorum. Bu durum hiç gündeme bile gelmiyor. Sözleşmedeki bu madde gündeme bile gelmiyor. Bunu bir kez Necdet Pamir gündeme getirdi. O da bir televizyon programındaydı yine orada da beraberdik. Ondan sonra işledi ama konu bu. Maalesef bunlar örtüşüyor.Ha, Türkiye'nin ondan bir haberi var mıydı, yok muydu onu bilemem. Kasten mi böyle bir rotayı PLE çizdi, onu da bilemem. Bunda konsorsiyum lideri olarak BP'nin bir yönlendirmesi oldu, olmadı da diyemem. Peki siz nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü ben bakınca birkaç değişik yorum yapılabileceğini düşünüyorum. Tabi burada daha güvenlikli bir bölgeden boru hattının geçmesi tercih edilebilecek ve anlaşılabilir bir durum. Ancak rotanın hemen hemen sınır çizer gibi geçirilmiş olması son derece rahatsız edici bir durum. Onu söylemek lazım. Burada bir problem var diye problemi çözmemeye ondan kaçınmaya çalışmak da bir zafiyet göstergesidir. Bu da pek şık değil.

http://www.globalenerji.com.tr/hab-23000204-101,34@2300.html