emreiseri

Sunday, April 11, 2010


Nükleer Prizmasından Bakarak Rusya-İran İlişkilerinin Geleceği



Yrd.Doç.Dr. Fatih ÖZBAY
18/11/2009 11:53
İran’ın barışçıl amaçlı nükleer program perdesi altında nükleer silah geliştirme çabasında olduğu düşüncesi, ABD ve İsrail başta olmak üzere özellikle Batı dünyasını endişelendiriyor. Nükleer program çerçevesinde İran’ın en fazla ilişki ve işbirliği içerisinde olduğu ülke ise Rusya Federasyonu. İran’ın nükleer programındaki önemli yerinden ve yakın ilişkilerinden dolayı, nükleer dosya etrafında dönen bütün tartışmalarda gözler Rusya üzerine çevrilmekte ve göstereceği tavır merakla izlenmekte. Son zamanlarda Rusya’nın İran’ın nükleer programı hakkındaki tartışmalarda Tahran’ı üzecek yaklaşımları, Rusya-İran ilişkilerini yeniden tartışmaya açtı. Aslında, Rusya-İran ilişkilerinin kendine has yapısını bilenler açısından Moskova’nın yaklaşımında olağandışı bir gelişme yaşanmamaktaydı.

Rusya ile İran arasındaki “özel” ilişkiler, pragmatik bir yaklaşımla ortak çıkarlar paydasında buluşmanın çok başarılı bir örneğidir. 1990’ların ortalarından itibaren Batı’ya “kırgın” Rusya ile Batı’ya “kızgın” İran’ın dış politika çıkarlarının çoğu zaman uyuştuğu görülmekteydi. Çok kutuplu sistemi savunan Moskova ile tek kutuplu sistemin uygulayıcısı ABD’nin bir numaralı düşmanı Tahran’ın ilişkilerini daha da güçlendirmeleri beklenen bir gelişmeydi. Rusya, daha en başından beri İran’a uygulanan tecrit ve ambargolara karşı çıktığını açıkça göstererek bu ülke ile olan ilişkilerindeki çıtayı devamlı yükseltti. İran da bunun karşılığında, Rusya ile yakınlaşma politikasında başlangıçtan itibaren bir değişiklik yapmayarak Rusya’ya güvenilir bir ortak olduğunu ispatladı.

Rusya ile İran arasındaki en önemli işbirliği alanı ise nükleer alandır. Rusya, 1995 yılından beri nükleer alanda İran’ın tek işbirliği yaptığı ülke konumundadır. Konuyu ekonomik ve politik açılardan değerlendiren ve prestij meselesi haline getiren Rusya, üzerindeki tüm baskılara rağmen Buşehr Nükleer Santralinin yapımına başladı. Eylül 2002’de İran’ın uranyum zenginleştirme tesisleri kurduğu, ama bundan ne Rusya’nın, ne ABD’nin, ne de UAEA’nın (Uluslar Arası Eneji Ajansı) haberdar olmadığı ortaya çıktı. Bu durumun ortaya çıkmasından sonra ABD, İran’ı nükleer silah yapmaya teşebbüs etmekle suçladı ve nükleer kriz süreci de başlamış oldu. Rusya, krizin her aşamasında İran yanlısı tutumunu sürdürmesine ve İran’ı UAEA ile işbirliği yapmaya çağırmasına rağmen İran, uluslararası baskılara direnerek programını kendi belirlediği çizgide devam ettirdi.

Krizin patlaması sonrası çıkmaza giren müzakereler üzerine Moskova, 2005 yılında İran’a uranyum zenginleştirme faaliyetinin Rusya topraklarında yapılması ve elde edilecek yakıtın İran’a gönderilmesi teklifinde bulundu. Ara çözüm niteliğindeki bu öneriye, ABD ve AB tarafından olumlu yanıt geldi. İran ise 26 Aralık 2005’te Rusya’nın teklifine karşı uranyum zenginleştirme çalışmalarını kendi topraklarında gerçekleştirmek istediğini açıklayarak olumsuz cevap verdi. Nükleer silah sahibi ve BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya ve Çin gibi iki önemli ülkenin desteğini arkasında hisseden İran, nükleer programı konusundaki tartışmaları uzun diplomatik müzakereler yoluyla uzatarak zaman kazanmak istiyordu ki bu politikasında şimdiye kadar başarılı oldu.

İran’ın bu tavrı bir süre sonra Rusya ve Çin’in de tepkisine sebep oldu. 4 Şubat 2006 tarihindeki olağanüstü UAEA toplantısında 35’e 27 olumlu oyla, UAEA başkanının BM Güvenlik Konseyi’ni düzenli olarak bilgilendirmesi kararı kabul edildi. Olumlu oy veren ülkeler arasında Rusya ve Çin de bulunuyordu. Rusya’nın UAEA’nın bu kararını desteklemesi İran cephesinde yadırganıcı bulundu. İran Parlamentosunun Dış Politika ve Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi C. Cihangirzade “İran, Rusya ile ilişkilerinde son yüzyılda çok acı tecrübeler yaşamıştır ve bu yüzden Batı’nın İran için yazdığı senaryoda Rusya’ya “iyi polis” rolü verilmiştir” şeklinde ilginç bir yorum yaptı.

Rusya’nın UAEA’nın kararını desteklemesi öncelikle kendi çıkarlarıyla hareket ettiğini göstermekteydi. Rusya’nın DTÖ’ye üyeliğinin hızlandırılması ve G-8 içerisindeki yerinin sağlamlaştırılması konuları Moskova’nın sorun karşısında pozisyonunu değiştirmesine sebebiyet vermişti. BM Güvenlik Konseyi, 31 Temmuz 2006 tarihinde İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini 31 Ağustosa kadar durdurmasını isteyen 1696 sayılı taslak kararı 14’e karşı 1 oyla kabul etti. Karara Rusya ve Çin kabul oyu vererek İran’ı oldukça şaşırttılar. Çin ve Rusya’nın olumlu oy vermeye ikna edilebilmesinin en önemli sebebi, onaylanan kararın otomatik yaptırım tehdidinden söz etmiyor olması ve olumsuz gelişmeler durumunda alınacak yaptırım kararları için yeni bir oturumun yapılmasının öngörüyor olmasıydı. Ancak İran, bu kararın tanıdığı süreye de uymayarak nükleer programını sürdürmeye devam etti.

BM Güvenlik Konseyi 23 Aralık 2006 tarihinde oybirliği ile İran nükleer programına yönelik olarak alınan bir dizi yaptırım kararını içeren 1737 sayılı kararı onayladı. Rusya’nın olumlu oy vermesinde inşaatını bitirmek üzere olduğu Buşehr hafif su reaktörünün kararın içerdiği yaptırımlara dâhil edilmemiş olması ve bu konuyla ilgili sürdürülen çalışmaların yaptırımlardan muaf tutulmuş olmasıydı. Böylece, Rusya hem İran’daki ekonomik çıkarlarını korumuş hem de İran’a, eğer UAEA’nın isteklerini yerine getirmezse isterse sertleşebileceği sinyalini de vermiş oluyordu. İran açısından bu kararın önemi, BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve/veya Çin’in vetolarının artık garanti olmadığını anlamasına yol açmasıydı. Rusya’nın Güvenlik Konseyi’nde alınan kararları veto etmemesi ve üstüne üstlük Buşehr santralindeki finansal sorunlardan şikâyet etmesi de İran tarafından sert bir şekilde eleştirildi. 13 Mart 2007 tarihinde İran parlamentosu “Moskova hiçbir zaman güvenilir bir ortak olmadı ve artık ilerde de olmayacak” şeklinde çok sert bir açıklama yaptı. İran 1737 sayılı kararın tanıdığı 60 günlük süre içerisinde de faaliyetlerini durdurmadı. 22 Şubat 2007’de UAEA Başkanı Muhammed El-Baradey, BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporunda İran’ın karara uymak yerine nükleer programını daha da ileri götürdüğünü açıkladı. 24 Mart 2007 tarihinde BM Güvenlik Konseyi oybirliğiyle İran’a yönelik yaptırımların sertleştirilmesine dair 1747 sayılı kararı aldı.

Obama yönetiminin ABD’de işbaşına gelmesi ve Rusya ile yakınlaşma politikaları Rusya-İran ilişkilerininin yeni bir mecraya gireceğinin işaretlerini verdi. Obama yönetiminin Rusya ile ilişkileri yeni bir çerçeveye oturtma ve yakınlaşma politikası olumlu sonuçlar verirse, Tahran’ın uluslararası arenada Moskova’nın desteğini eskisi gibi arkasında göremeyeceğini söyleyebiliriz ki son yaşanan gelişmeler bunun açık sinyallerini vermiş durumda. Obama’nın Doğu Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirme projesinden vazgeçtiklerini açıklaması, Moskova’ya yapılan ziyaretler, verilen olumlu mesajlar ve Obama-Medvedev görüşmeleri süreci hızlandırdı. Bütün bu gelişmelere görünüşte ivme kazandıran gelişme, İran’ın, Kum şehrinde gizli bir nükleer enerji santralinin daha olduğunu dünya kamuoyuna açıklaması oldu.

Rusya ve ABD geçen hafta yaptıkları açıklamada İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde “zamanın tükenmekte” olduğunu duyurdular. Rusya lideri Dimitry Medvedev ile görüşmesinden sonra bir açıklama yapan ABD Başkanı Obama, İran’ın nükleer programına ilişkin görüşmelerin gidişatından memnun olmadığını söyledi. Singapur’daki Asya Pasifik İşbirliği Forumu (APEC) zirvesinde buluşan Medvedev ve Obama, müzakelerden bir sonuç çıkmaması durumunda “alternatif önlemleri” gündeme getirecekleri konusunda Tahran’a ilk kez ortak mesaj yolladı. Medvedev, “İran’la sürdürülen nükleer müzakerelerin sonucunda hedeflenen, sözkonusu nükleer programının sivil amaçlı olduğununun açıklık kazanması ve uluslararası toplumun güvenini temin edecek şeffaf hale gelmesidir. Eğer bu yolda yürütülen çabalarda başarı sağlanamazsa, diğer alternatifler masaya getirilir” diyerek Tahran’a baskıyı arttırdı.

Obama yönetimiyle İran nükleer krizi konusunda “ortak dil” bulmaya başlayan, İsrail’den de baskı görmeye devam eden Rusya, İran’a S-300 sevkiyatını askıya aldıktan sonra, Buşehr kentinde inşa etmekte olduğu nükleer santralin daha önce planlandığının aksine, bu yıl bitirilemeyeceğini açıkladı. Bu açıklama Tahran’da tepkilere neden oldu. İran parlamentosu Güvenlik Komisyonu sözcüsü Mahmut Ahmedi Bikapş, Moskova’nın hiç bir zaman doğruyu söylemediğini ve 20 yıldır Tahran’ı oyaladığını iddia etti. Bu gelişmeler Moskova-Tahran hattında havanın iyiden iyiye soğumaya başladığının işaretleriydi.

Burada akıllara iki soru gelmekte: Rusya-İran ilişkilerinin doğasında ciddi bir değişme mi yaşanmaktadır? Rusya acaba gerçekten İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemekte midir? Rusya’nın İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istediği şeklinde bir yaklaşım hatalı olacaktır. İran’ın gerçekten nükleer silah sahibi olması Rusya için de tehdit anlamına gelmektedir. Çünkü böyle bir durumda İran, Rusya’nın güneyinde nükleer silah sahibi potansiyel bir askeri tehdit olarak algılanacaktır. Nükleer güç sahibi bir İran, Kafkasya bölgesinde Rusya’nın ekonomik ve politik varlığı için ileride tehdit haline gelebilir. İslam dünyasındaki köktenci akımların ve terör eylemleriyle adlarını duyuran silahlı grupların geleneksel destekçisi olarak görülen İran’ın, nükleer silah sahibi olması ihtimali diğer dünya ülkeleri gibi Rusya’yı da endişeye sevkedecektir.

Diğer taraftan Rusya, İran’ın nükleer programı yüzünden ABD ve Batı ile ilişkisini bozmak istememektedir. Rusya bu yüzden bir taraftan İran ile ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan da kendisini Batı’ya bakarak hareket etmek zorunda hissetmektedir. Rusya-İran ilişkilerinin en önemli belirleyicileri, Rusya-ABD ilişkileri ve bununla bağlantılı küresel güç mücadeleleridir. Moskova-Tahran ilişkilerinde “ABD karşıtlığı” ilişkilerde ortak payda rolü oynamaktadır. ABD tek kutuplu sistem dayatmasını güç kullanarak sürdürmeye devam ettiği ve Moskova’yı görmezden geldiği sürece, Moskova elindeki tüm imkânları kullanarak İran’ın kendisinden uzaklaşmasını engellemeye çalışacaktır. İran ise Rusya yanlısı ve ABD karşıtı politikalarını değiştirmedikçe Rusya’nın desteğini almaya devam edecektir. Nükleer program etrafında dönen tartışmalar ise bunu sağlamaya dönük Rusya’nın elindeki en büyük araçtır. Yani, ABD küresel çaptaki dayatmacı politikalarıyla aslında kendisi Rusya’yı İran ile işbirliği yapmaya adeta mecbur etmektedir. Bu yüzden Rusya-ABD ilişkilerinde yaşanan yumuşamalar Rusya-İran ilişkilerine hemen olumsuz yansımaktadır.

Rusya ile stratejik ortaklık yakıştırması özellikle İran tarafından sık sık kullanılan bir argüman. Yakın plandan bakıldığı zaman, iki ülkenin stratejik ortaklık konusuna yaklaşımları da gerçekte birbirinden farklıdır. Tahran, Rusya ile ilişkilerine öncelikle uluslararası politika prizmasından bakmakta ve daha sonra ikili ilişkiler seviyesine indirgemektedir. Moskova ise, ikili ilişkilere daha fazla ağırlık vermekte ama uluslararası planda Tahran’ı kendisine ciddi bir ortak olarak görmemektedir. Moskova’nın günümüzdeki pragmatist yaklaşımı, Tahran ile işbirliğinin diğer çıkarlarıyla ve uluslararası entegrasyon süreciyle çatışmadığı sürece devam edeceğini ortaya koymaktadır. İşte bu yüzdendir ki, nükleer program hakkında Moskova gerektiğinde Tahran’a sert mesajlar göndermekte; Rusya ne zaman İran tarafından hoşa gitmeyen bir tavır gösterse, stratejik ortaktan beklenilmeyecek kadar sert bir şekilde Tahran tarafından eleştirilere uğramaktadır.

Bütün bunlardan hareketle, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin “stratejik ortaklık” olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. Her iki ülke de şartların zorlamasıyla karşılıklı ortaklık ilişkisi kurmaya kendilerini mecbur hissetmekte, ama bir taraftan da birbirlerine kuşku dolu olağanüstü bir dikkatle yaklaşmaktadırlar. Tek kutuplu sistem dayatmasıyla ilişkili politikalar devam ettikçe Rusya, İran ile ilişkilerine devam edecektir. Bu haliyle her iki taraf için de faydalı bir birliktelik olarak bir güç birliği olarak görülse de, söz konusu yapısından dolayı kolayca dağılabilecek kadar da kırılgandır. İlişkilerin temelini oluşturan çıkar ilişkisinin zarar görmesiyle birlikte her an yön değiştirebilir.

ABD’nin hegemonik politikalarına karşı çok kutuplu dünya sisteminin oluşması için çaba gösteren Rusya’nın en önemli dayanağı, BM Sözleşmesi ve uluslararası hukuk çerçevesi içerisinde dünya kamuoyu ile birlikte hareket etmektir. Başka bir tavır ve politika için Rusya’nın imkânları sınırlıdır. Bu yüzden, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olan Rusya sorumlulukları gereği İran ile ilişkilerinde gerekirse taviz ya da fedakârlığa gidebilir. Bunun yolu Rusya’nın endişelerinin anlaşılmasından ve şikâyetlerinin dinlenmesinden geçmektedir. Obama yönetimi tam da bu konuda anlayışlı olabileceğini ve iyi bir dinleyici olduğunu göstermektedir. Yaşananlar bunda da başarılı olduğunu göstermektedir. Bundan sonrası için İran’ı daha zor sınavların beklediğini söyleyebiliriz.

Obama'nın nükleer gündemi ve Türkiye


SİNAN ÜLGEN / 10/04/2010
Bir NATO üyesi ve ABD'nin nükleer şemsiyesinden faydalanan bir ülke olarak, Türkiye'nin İran'ı uzlaşmazlık yolunda cesaretlendirdiği şeklinde algılanabilecek bir davranış sergilemesi, ABD ile yeni bir kriz anlamına gelecektir
Vaşington’da 12-13 Nisan tarihinde yapılacak nükleer zirveye Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun katılacağı belli oldu. Hükümet, ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesinden geçen Ermeni soykırımı kararına rağmen Zirveye bu seviyede katılmak suretiyle, Obama’nın dış politika gündeminin ön sıralarında yer alan bu girişime destek olacağını gösteriyor. Ancak bu desteğin özellikle İran’ın nükleer meselesi gibi bir konuda sınırlarının ne olacağı belirsizliğini koruyor. Bunun için biraz da bu nükleer zirvenin amacına bakmak gerekiyor.Nükleer silahsızlanmaya yeni bir ivmeObama, geçtiğimiz yılın nisan ayında Türkiye ziyaretini gerçekleştirmeden hemen önce, bir NATO toplantısı için gitmiş olduğu Prag’da önemli bir konuşma yapmıştı. ABD Başkanı bu konuşmasında nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya vizyonu çizerek , ABD’nin nükleer silahsızlanma konusunda artık daha aktif bir politika benimseyeceğini vurgulamıştı. Dünyanın nükleer silahlardan arındırılmasını belki kendisinin de göremeyebileceğini ifade eden ABD Başkanı, buna rağmen bu hedefe yönelik adımların atılmaya başlanması gerektiğine işaret etmişti. Obama’nın bu iddialı söylemi, kendisine bir Nobel barış ödülü kazandırmakla kalmamış aynı zamanda uzun süredir gündemden düşmüş olan nükleer silahsızlanma meselesine de görünürlük kazandırmıştı.ABD Başkanı aradan geçen süre zarfında sözünde durmuş gözüküyor. Bu ay başında ABD ile Rusya, stratejik nükleer füzelerinin sayılarını azaltılmasını öngören yeni bir SALT antlaşmasına imza attılar. Obama, ABD’nin henüz onaylamamış olduğu nükleer silah denemelerinin yasaklanmasını öngören uluslararası anlaşmayı da Kongreye sevk etme hazırlığında. Ancak asıl önemlisi, Obama’nın bu alandaki önceliğinin diğer ülkeler tarafından da benimsenmesinin sağlanması. Zira bu girişimin küresel düzeyde bir mutabakata dayanması gerekiyor. Aksi takdirde herhangi bir başarı şansı bulunmuyor. ABD’nin kendi başına ve tek taraflı olarak nükleer silahlarını ortadan kaldırmaya başlamasını beklemek gerçekçi değil. Bu hedefin nükleer silaha sahip diğer ülkeler (Rusya, Fransa, İngiltere, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore) tarafından da paylaşılması lazım. Hatta bu girişime, nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin de proliferasyon olarak adlandırılan nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik çabalarıyla destek vermeleri bekleniyor. Nitekim zirveye nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin de davet edilmesinin nedeni de aslında bu. Obama, nükleer silahsızlanmanın başarılabilmesi ve nükleer silaha sahip ülkelerin bu silahları bertaraf etmelerine ikna edilmeleri için, uluslararası toplumun nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik daha etkin ve zorlayıcı kuralları hayata geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Aksi takdirde ve proliferasyon tehlikesi varoldukça, ABD diplomasisi başta Rusya ve Çin gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerinin yanı sıra Fransa gibi NATO müttefiki bir ülkeyi bile nükleer silahlarından ebediyen ayrı kalmalarına ikna etmekte büyük güçlük yaşayacak. Dolayısıyla nükleer silahsızlanma ile proliferasyon rejiminin geleceği arasında böylesine yakın bir illiyet bağı bulunuyor.Kısacası zirvenin birinci amacı, nükleer silahsızlanma konusunda sergilenmeye başlanan iradenin güçlendirilmesi amacıyla benzer bir iradenin proliferasyon alanında da belirgin biçimde ortaya çıkmasının sağlanması olacak. Nasıl bir zirve ?Nükleer zirvenin ilgi çeken bir diğer boyutu ise çağrılı olan ülkeler. ABD Başkanı’nın girişimiyle toplanan bu Zirveye nükleer silah sahibi ve nükleer silah sahibi olmayan hatta Türkiye gibi nükleer enerjiye dahi sahip olmayan 44 ülke çağrılmış durumda. Zirve bu açıdan bir ilki teşkil ediyor. Üstelik bugüne kadar, güvenlik konularında uluslararası toplumu bir araya getiren Birleşmiş Milletler, NATO, AGIT, G20 gibi mevcut platformların dışında yeni bir yapı olarak dikkat çekiyor. Bunun nedeni ise Obama’nın bu girişiminde yanında görmek istediği ülkeleri bir araya getirirken, buna engel olabilecek ülkeleri kapsam dışında bırakmak istemesi. Aralık ayı sonunda Kopenhag’da büyük ümitlerle toplanan İklim Değişikliği Zirvesinde yaşanan olumsuzlukların bir uyarı mesajı olarak alındığını söylemek mümkün. O Zirvede uluslararası toplumun ezici bir çoğunluğunun üzerinde uzlaşı sağladığı metin, aralarında Venezüella ve Sudan’ın da bulunduğu 5 ülkenin karşı çıkmasıyla bir Birleşmiş Milletler belgesi haline getirilememiş ve yalnızca ‘Kopenhag uzlaşısı’ olarak adlandırılan hukuki statüsü muğlak bir belge olarak yayımlanabilmişti. Anlaşılan ABD yönetimi, nükleer zirve için daha temsili de olsa başarısızlık ve uzlaşmazlık ihtimalini bünyesinde barındırabilecek bir katılımcı profilinden uzak durmaya karar vermiş. Zirvenin başarısıNükleer Zirve, katılımcı ülkelerin imza atacakları bir sonuç bildirisi ile son bulacak. Zirve sonunda Obama, katılımcı ülkelerin üzerinde uzlaştıkları ilkeleri kamuoyu ile paylaşacak. Bu açıdan zirve sonunda, Obama gibi bu alanda başarılı bir başkan ile medyatik bir başarıdan sözetmek mümkün olabilecek. Ancak zirvenin başarısının asıl ölçüleceği alan bundan bir ay sonra toplanacak olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) gözden geçirme konferansı olacak. ABD yönetimi NPT konferansının bir uluslararası uzlaşı ile sonuçlanmasını arzuluyor. Bunun için bir yandan silahsızlanma yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bir çaba içinde olurken, diğer taraftan da İran krizinin doğurduğu proliferasyon rejiminin etkinleştirilmesi seçeneklerini tartışmaya açacaklar. Bunun için ise NPT’ye taraf 189 ülkenin onayına ihtiyaç var. Aksi takdirde, 2005 yılında yapılan bir önceki toplantıda olduğu gibi 2010 yılı NPT konferansının da başarısızıkla sonuçlanması ihtimali mevcut. Dolayısıyla Obama, Vaşington’daki Zirvede bir ay sonraki NPT konferansı için de güçlü bir çekirdek ittifak kurma arayışında olacak.Nükleer zirvenin asıl başarısı ise İran konusunda başta Çin ve Rusya gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri olmak üzere ilgili ülkeleri İran’a karşı alınacak tedbirler konusunda ortak bir noktada buluşturabilmesi olacak. Bu bağlamda, ABD yönetiminin en fazla önem atfettiği ülkeler arasında Türkiye geliyor.Türkiye açısından ZirveTürkiye’nin Zirve sonuç bildirisinde yeralan birçok hususa imza atmasında herhangi bir sorun bulunmuyor. Türkiye , proliferasyon konusundaki yükümlülüklerini ciddiye alan ve etkinlikle uygulayan ülkeler arasında. Üstelik genel olarak, proliferasyon rejiminin geliştirilmesi ve etkinleştirilmesine de sıcak bakan ülkeler arasında yeralıyor. Türkiye ve zirveye katılacak Başbakan Erdoğan açısından en kritik mesele, zirve marjında yapılacak ve İran meselesinin ele alınacağı görüşmeler. Bugünlerde Vaşington’da Türkiye ile ilgili en merak edilen husus, İran’a karşı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bir müeyyide kararı gündeme gelmesi durumunda Türkiye’nin ne yönde oy kullanacağı. Başbakan’ın İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak yapmış olduğu açıklamalar ve de yabancı basına yakın geçmişte vermiş olduğu demeçler, Türkiye’nin İran’ın nükleer silahlanma programı konusunda Batılı ülkelerde duyulan endişeyi paylaşmadığı şeklinde yorumlandı. Dolayısıyla, İran’a yönelik bir BMGK kararında, Türkiye’nin kiminle birlikte hareket edeceği konusunda muhtelif yorumlar yapılmaya devam ediyor. Ankara’nın böylesi bir karar tasarısına red oyu vermesinin, başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerinde derin bir yara açacağı muhakakk. Bir NATO üyesi ve ABD’nin nükleer şemsiyesinden faydalanan bir ülke olarak, Türkiye’nin İran’ı uzlaşmazlık yolunda cesaretlendirdiği şeklinde algılanabilecek bir davranış sergilemesi, ABD ile yeni bir kriz anlamına gelecektir. Öte yandan özellikle Başbakan’ın İran’ın gizli nükleer programını yok sayan demeçleri sonrasında, İran’ı cezalandırmayı amaçlayan bir tasarıya evet oyu vermesi de aynı derecede zor olacak. Dolayısıyla Başbakanı, Vaşington’da zor bir görev bekliyor. BMGK’daki oylamada Türkiye’nin çekimser kalmasının yaratacağı olumsuz tepkileri önceden gidermeye çalışmak. Türkiye açısından nükleer zirvenin başarısı ise bu açıdan ölçülecek.Sinan Ülgen: EDAM başkanı

Türkiye ve "Acem kılıcı": İran nükleer programında normatif ve stratejik yaklaşımlar


Doç. Dr. M. Efe ÇAMAN - Yalova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü01/04/2010 Türkiye, İran ile Batı arasında İran nükleer programı konusunda ortaya çıkan sorunlar yumağında Batı'dan daha farklı algılamalara sahip görünüyor.
Türk hükümeti, İran'daki nükleer programı bu ülkenin nükleer enerji ve teknolojiyi elde etme hakkı olarak görürken, İran'ın nükleer silah geliştirmesi ihtimalini de ciddiye almadığı sinyallerini veriyor.
Burada Türkiye'nin bilinen çıkarları olduğu gözden kaçırılmamalı. Bunlardan birincisi, İran ile sürdürülen PKK işbirliği. İkincisi ise İran ile öncelikle doğalgaz alanında söz konusu olan potansiyel. Diğer bir somut gerekçe, Türkiye'nin İran'ı geniş yelpazede işbirliği yapılabilecek bir ülke olarak algılaması. Gerçekten İran, uluslararası toplumdan tecrit edilmiş konumuna rağmen, büyük pazarıyla, iki ülke arasında mevcut kara, demir ve havayolu bağlantılarıyla Türkiye'nin gözden çıkaramayacağı kadar önemli bir ülke. Dahası İran, Türkiye'nin komşusu bir ülke olarak, Türkiye'nin istikrarı ile bire bir ilişkilendirilmesi gereken bir bölgesel aktör. Aynı zamanda Orta Asya ve Türkiye arasında en önemli kara köprüsü. Hepsinden önemlisi tüm bu faktörlerin çatısı olan yeni Türk bölgesel politikası için ise İran hem Ortadoğu, hem Kafkaslar, hem de Orta Asya açılımlarında taşıyıcı bir sütun. Buna İran nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Azeriler de eklenmeli.
İran'a atfedilen öneme istinaden Türkiye, İran'ın uluslararası toplumla mevcut en ciddi sorunu olan nükleer programı konusunda Tahran'a yardımcı olmaya çalışıyor. Buradaki temel hedef, İran'ın bölgesine ve dünyaya ekonomik olarak daha fazla entegre olması. Ancak bu yapıcı yaklaşımın bazı koşulları olmalı. Özellikle de İran'ın gerçekten nükleer silah elde etmeme yönünde bir iradesinin bulunduğu konusunda daha ikna edici ve tutarlı olması. Oysa İran yıllardır uluslararası toplumu ikna edebilecek mülayim politikalar yerine hesaplanamaz, güvenilmez ve provokatif bir politika ile agresif bir siyasi retoriği tercih ediyor. Zaman kazanma taktiği izleyerek, nükleer tesislerini ülke sathına yayıyor ve programın bazı unsurlarını şeffaflıktan uzak şekilde ilerleterek, uluslararası toplumun endişelerini ve şüphelerini artırıyor.
İran nükleer programında şüpheleri artıran bir diğer faktör ise balistik füze teknolojisinde ulaştığı seviye. İran'ın daha yüksek menzilli füzeler elde etme yönündeki çalışmalarını, nükleer programından ayrı ele almak mümkün değil. Nükleer silah elde etmiş bir İran, elinde mevcut balistik füzelere savaş başlığı takabilir. Türkiye ise bu duruma seyirci kalamaz. İran'ın balistik füze teknolojisi karşısında, Patriot sistemleri alımı ve Füze Kalkanı Projesi'ne dâhil olma gibi ihtimallerin gündeme gelmesi, İran konusu ile bağlantılı görülmeli. İran rotasını değiştirmediği takdirde Ankara'nın Tahran'a karşı önlemler almak durumunda kalacağı biliniyor. Bu durumda Türkiye, ABD ve NATO ile daha fazla işbirliğine zorlanmış, milyonlarca ABD Doları karşılığında savunma kabiliyetini artırmak zorunda kalmış olacak.
İran'ın nükleer silah opsiyonunun, ister istemez Türkiye'nin de savunma ve güvenlik politikasında önemli değişikliklere sebep olacağı biliniyor. Her şeyden önce, nükleer silahlara sahip bir İran'ın bölgesinde asimetrik bir durum yaratacağı, özellikle nükleer silahlara sahip olmayan bir Türkiye'nin güvenliğini sağlama konusunda daha fazla ABD'ye bağımlı bir dış politika izleyeceği düşünülebilir. Dahası, bu durumda Türkiye de diğer bölgesel aktörler de kendi nükleer programını geliştirmek isteyebilir. Elbette bu reaksiyona, bölgesel bir silahlanma yarışının başlayacağını gören NATO ve Batı'nın olumsuz yaklaşacağını öngörmek yanlış olmaz. Dolayısıyla İran'ın nükleer silah elde etmesi durumunda Türkiye, NATO şemsiyesinde bir güvenlik politikasına mahkûm olacaktır. Son günlerde bu olumsuz durumun Türkiye'yi giderek rahatsız etmeye başladığı gözlemleniyor. Burada en ciddi zarara, inisiyatif alan ve ayakları yere basan yeni bölgesel politikalar uğrayacak. Her ihtimalde Türkiye, müstakil bölgesel inisiyatifini devam ettiremeyecektir. İran'a karşı Batı ile güvenlik ve savunma politikalarında daha fazla ortak harekete mahkûm olacak bir Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bölgesel politikalarını kendi belirleyemeyen, dış politik tercihleri sınırlanmaya başlayan bir aktör konumuna düşecektir.
İran'ın nükleer programı konusunda geliştirilen stratejide en iyi ihtimalle yakın gelecekte bir kırılma beklenebilir. İran'ın tavrı, Türkiye'yi giderek bir seçime zorluyor. Türkiye, İran'ın nükleer programına karşı bir pozisyon alarak daha fazla Batılı bir dış politika izleyebilir. Bu, en azından mevcut İran politikasında bir revizyon demek olur, ki mevcut durumdaki gerçekleşmesi en yüksek olasılık bu gibi görünüyor.
Yukarıda belirtildiği gibi Türkiye, İran nükleer programına Batılı müttefiklerinden farklı yaklaşıyor. Ankara, kullandığı retorikle bunu ortaya koyuyor ve mevcut İran hedef ve tutumları ile tezat oluşturan biçimde, bu yaklaşıma sebebiyet veren politikalarında İran'a haddinden fazla anlayışlı yaklaşıyor. Ankara koşulsuz ve ilkesel olarak İran'ın nükleer kabiliyetini askerî olarak kullanmasına sert tepki göstereceğini ortaya koymaktan kaçındı. Başbakan Erdoğan, gerek Washington ziyaretinde gerekse Alman Şansölye Merkel'in Ankara ziyaretinde İran konusuna değinirken bölgede bazı başka devletlerin de nükleer silahlara sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Gerçekten de Türk karar alıcılar, İsrail'in nükleer silahlara sahip olmasının İran'ı kışkırttığını düşünmektedir. Bu tutum aslında İran ile benzer algılara sahip olunduğu izlenimini vermekte. Kurulan bu denklemin normatif anlamda bir mantığı olsa da, stratejik boyut daha sorunlu. Türkiye'nin şu ana kadarki İran yaklaşımını incelediğimizde bu tutuma ışık tutabilecek belirli algılar tespit etmek mümkün.
Türkiye bu denklemi kurarken, dışarıda Ankara, İran nükleer programının sadece sivil değil, askerî amaçlar da taşıyabileceğini dolaylı olarak kabul ediyormuş gibi algılanıyor. Bu durumda, Türkiye'nin siyasi karar alıcılarının İran'ın nükleer güç olması ihtimalini ciddiye almadıkları ya da İran'ın deklare edilmiş resmi politikasından hareket ettikleri çıkarımında bulunmak gerekiyor. Aksi geçerli olsaydı, Türkiye İran'ın nükleer silah geliştirmesine kategorik olarak karşı çıkardı. Oysa durum böyle değil. Türkiye'nin bu söylem ile hem İsrail'in hem İran'ın askerî nükleer teknolojilerine karşı çıktığı ileri sürülebilir. Ancak, durum bu bile olsa, İran ile İsrail arasında bağlantı kurmak, İsrail'in nükleer silahlarını ortadan kaldırmayacağına göre, sadece İran'ın nükleer silah geliştirmesi hedeflerine meşruiyet kazandırabilir.
ZAMAN, İRAN'IN LEHİNE İŞLİYOR!
Ancak bu yeni algı ve yaklaşımlarda dikkate alınması gereken bazı hususlar bulunuyor. İran, kararlılıkla nükleer programını geliştirirken, uluslararası toplumun programın sivil mi askerî mi olduğu konusundaki ciddi güvenlik kaygılarını görmezden geliyor ve adeta meydan okuyarak programının hızını artırıyor. İki tarafı da keskin olan bir acem kılıcını andıran nükleer teknolojinin, sivil ve askerî amaçlarla kullanımı arasındaki çizgi çok belirsizdir. Özellikle İran'ın nükleer programındaki mevcut uluslararası hukuk yükümlülükleri ile olan uyumsuzluk, bölgede normatif bir güç olma yolunda önemli mesafe kat etmiş bulunan Türkiye tarafından görmezden gelinemez. Özellikle BM Güvenlik Konseyi üyesi olma sıfatını taşıyan Türkiye, İran politikasında bu ülkeyi uluslararası işbirliğine daha kararlı şekilde ikna etmeye çaba gösteren bir aktör olmalıdır. Aslında İran ile Batı arasında "tercümanlık yapabilecek", bölgesel aidiyeti ve yumuşak güç konumundan kaynaklanan etkisi tartışma götürmeyecek bir Türkiye'nin, mevcut sorunun çözümünde ciddi bir aktör olarak algılanma avantajı, yeni bölgesel politika konseptindeki köşe taşlarından biridir. Türkiye uzunca süredir tam da bunu yapıyor. Sorun sadece bu yaklaşımın da bir sınırının olduğunun Tahran'a anlatılamaması. Tahran'ı ikna ederek gerilimi bitirmek, İran'ın olduğu kadar Türkiye'nin de gerek dış politikasının başarısı gerekse de değinilen güvenlik politikaları riskleri bakımından yararına olacak. Unutulmaması gereken, zamanın İran lehine işlediğidir. Kritik eşik aşılmadan, nükleer programın askerî olmadığının somut garantisinin ve bunun için gerekli olan şeffaflık ile uluslararası işbirliğinin İran tarafından mutlak surette kabul edilmesi gerektiği konusunda Tahran ikna edilmeli. İran, kritik eşik aşıldığında destek olan bir komşu bulamayacağı yönünde net olarak uyarılmalı. Eğer ucunda bir yaptırım yoksa normlara uyulmayacağı gerçeği unutulmamalıdır.